15 Eylül 2014 Pazartesi

ARAS'IN OKUL YOLU

Tabure: O küçük tabureyi hatırlıyorum. Kapının hemen önünde duruyordu ve sanırım hayatımda gördüğüm en küçük  tabureydi.  Bir sabah bu tabureye ağlamaklı bir şekilde çöktüğümü de hatırlıyorum. Aras az önce o kapıdan geçip içeri girmişti. Bir sürü sarılmadan, gitme’den sonra nihayet onu o tarafa alabilmiştik. Sonra da dönüp gitmiştim. Arkamda bıraktığım kapının üstünde yaldızlı harflerle Bilginler Sınıfı yazıyordu.
Genç anneler-babalar, çocukları üç-dört yaşında olanlar! Eğer onu bir kaç saat veya yarım gün falan bir yere bırakmanız gerekiyorsa ayrılma törenini fazla uzatmayın. Arkanızı dönün ve gidin! Mutlaka üzülecek ve muhtemelen ağlayacaktır. Ama bilmelisiniz, sizden sonra onun oradaki, sınıf içindeki hayatı başlayacak, artık kaç saatse. Bir kaç kırık hıçkırıktan sonra onun ortama uyum sağlayacağından, diğer çocuklarla kaynaşacağından emin olabilirsiniz. Sonuçta, mutluluk bir çocuğun da doğal mecburiyeti...

Abdullah: Abdullah Iraklıydı. Bilmiyorum, belki de Suriyeliydi. O zamanlar ‘Suriyeliler’ lafı böyle dolaşımda değildi. Bildiğim, Abdullah’ın ailesinin şiddetin yoğun olduğu bir yerlerden kalkıp Adapazarı’na gelmiş olduğuydu. Abdullah’ın oyun olarak bildiği numaralardan biri, ara sıra diğer çocuklara bakarak elini bıçak gibi kullanıp boynunu kesiyormuş gibi yapmaktı. Bunu yaparken hııı, hıı, gibi garip ve korkutucu sesler çıkarması da cabası! Bu ve bunun gibi bazı taşkınlıklarından dolayı  sınıfta ciddi bir disiplin sorunu oluşmuştu. Bir defasında öğretmenin, her gün eski püskü bir bisikletle oğlunu almaya gelen Abdullah’ın babasıyla ufak yollu bir tartışma yaşadığına da şahit olmuştum. Ama tabii tüm bunlarda dört yaşındaki Abdullah’ın hiçbir suçu yoktu. O da sonuçta Allah’ın bir kuluydu!

Servis: Bir de büyük bir minibüs hatırlıyorum. Okul servisi. Anasınıfı maceramızın başlangıcı. İlk günlerde acayip heyecanlanıyordum. Güvenlik ya da başka endişelerden dolayı değil, oğlumu servise bindirmek, onu oradan uğurlamak hoşuma gidiyordu, içimde bir şeyler kıpırdanıyordu. Nilay bu halime bakıp gülüyordu. “Düğününde ne yapacaksın sen?” diyordu.

Servisin geliş saati genelde 8.50 falandı. Aras’ı en geç ‘35 geçe zaten çok az şey yediği kahvaltı masasından kaldırıyordum. Diş fırçalama, ve –varsa- kaka falan, bir iki dakika daha oyalanıp ’46, ‘47 geçe gibi evden çıkıyorduk. Birazdan Can Abinin minibüsü (biz, cancemtur diyorduk) kolejin oradan kavşağı dönüp geliyordu. Eve döndüğümde Nilay “ne oldu, gitti mi, ne çabuk” falan diyordu. Sonra da ekliyordu: “Eğer servise yetişme yarışı diye bir şey varsa birincilik ödülünü size vermeleri gerekir.”

 Uyum:  Aras bu hafta ilkokula başladı. Evet, oğlum üç yıldır okula gidiyor ama işte birinci sınıfa daha yeni başlıyor! Geçen hafta uyum haftasıydı. İlk gün okul, haliyle ve kelimenin gerçek manasıyla, tam bir ana baba günüydü. Sabah ilk iş çocukların isimlerinin sınıflara göre okunması oldu. Orada herkes öğretmeniyle tanıştı; fotoğaflar çekildi, sonra hoop haydi sınıfa! Bu sıcak karşılamanın yanı sıra uyum paketinin içinden çıkan şeker ve balonlar da bütün çocukların hoşuna gitti.

Şimdi kreşti, anaokuluydu hepsi geride kaldı. Bu yeni bir dönem. Nelermiş o geride kalanlar? Ranzalarda uyumalar, hemen kapının önünde kum ve salıncaklar, dinlenme saatleri, okula oyuncak götürme günleri, akşamüstü poğaça yemeler, kafamız estiğinde bugün gitmesin bari’ler.

Aras da artık bunun yeni bir dönem olduğunun farkında. Bu dönemin hayatına yeni ve değişik şeyler getirdiğinin de. İkinci günün akşamı şöyle dedi bize: “Bugün öğretmenimiz bir kural koydu, artık o içeri girince ayağa kalkacağız!”


1 yorum:

ibrahim dedi ki...

Kesinlikle neler hissettiğinizi bilemem, ben bir baba değilim
Ama duygularımızı paylaşmak istediğimiz insanları çok sevince, onların duygularını onların yerine yaşamak istemek, sorumlukuk kazandırmaya çalışırken, kıyamayıp sorumluluk almak.
Uzun zamandır açık uçlu cümlelerle karşılaşmamıştım ama sanırım bu konuda başka türlü yazılmıyor.