9 Mart 2017 Perşembe

HER ZAMANKİ İŞLER

Tansu Polatkan‘ın Sesi
Pazar günleri tenisten dönerken bana Radyo 1’i açtırıyor. O saatte maç yayını olduğunu artık iyice öğrendik. Bir gün yine böyle kanalları dolaşırken Tansu Polatkan’a denk gelmiştik. Aras’a bu spikerin benim lise dönemimde de böyle maç anlattığını, pazar öğleden sonraları onun sesini radyoda sık sık duyduğumu anlatmıştım, “Hala orada olması ne ilginç, değil mi?” demiştim.

Bir süre maça kulak veriyoruz. Aras, futbolcu adlarından hangi takımların oynadığını tahmin etmeye çalışıyor. “Kasımpaşa baba”, diyor, “Şu şu futbolcular oranın oyuncuları… Diğer takım da galiba Gaziantep!”

Uyku
Twitter’dan bir arkadaşım yazmıştı, bir anne:  Uykuya dalmak çocuklar için çok korkutucu. Ve bu bana hep ilginç geliyor... Bu tweet’i okuyunca hatırladım, bir dönem -anaokulu veya birinci sınıf olabilir- Aras da her akşam uykuya dalarken soruyordu: “Ben sabah uyanınca siz de burada olacaksınız, değil mi?”

Bu soruyu ona sorduran endişenin kaynağını hala merak ederim. Acaba neler düşünüyordu? Öyle zamanlarda, çok uykusu olmadığı halde yatmak zorunda olması herhalde ona zor geliyor, belki de çocuk imgelemi ona küçük oyunlar oynuyordu. Bu soru artık sorulmuyor,  ama uykuya karşı direnişi hala sürüyor. Her akşam 9 civarı  yatırıyoruz Aras’ı, plan bu, ama uyku saatini geciktirmeyi hep başarıyor, en az bir kez su içmeye, bir kez de bir şey sormaya geliyor!

Drama
Okulla aramız iyi. Bazen ertesi sabah biraz daha fazla uyuması için direkt ikinci derse gitmeyi öneriyorum (daha doğru bir deyişle ilk dersi kırmayı). Bunu asla istemiyor. Okula teneffüste veya herkes derse girdikten sonra varmak düşüncesi onu rahatsız ediyor. Öğretmenini, arkadaşlarını, sınıftaki ortamı seviyor. Drama dersine de özel bir düşkünlüğü var. “İstersen yarın ilk derse gitmeyelim, biraz uyursun,” diyorum, itiraz ediyor: “Drama kaçar mı baba?” diyor.

Yeni Bir Dil
Bazen Perşembe öğleden sonraları kursa ben götürüyorum. Yolda arkadaşlarını da alıyoruz. Çocuklar arabaya biner binmez bir gevezeliktir başlıyor. Hayli hararetli bir konuşma bu, ama başka bir dilde! Benim tek anladığım oynadıkları oyunda 6. veya 7. seviyeye geçmiş oldukları, konuşmanın sonrası bana tamamen yabancı bir jargonda ilerliyor. Gerçi ben buna aşinayım, okulda da aynı şeyi sıklıkla yaşıyorum. Aras’ın üniversitedeki abileri de bu dilde birkaç seviye ilerideler!


Eren Hasnoproblem
Koridorda bir tahtamız var. Aras’a notlar bırakıyorum, aklıma gelen kimi parlak (!) fikirleri oraya yazıyorum. Her şey futbolcu soyadlarını İngilizce söyleme teşebbüsü olarak başladı, küçük bir şaka olarak (Kubilay Birdwithoutwings and Volkan Ironhand!). Şimdi aklımıza geldikçe bu listeye yenilerini ekliyoruz. Böylece hayatımızda yoğun olarak var olan iki olguyu (İngilizce ve futbol) birleştirmiş oluyoruz. Ama, her zaman olduğu gibi, hayat kurmacadan daha şaşırtıcı: İngiliz Milli takımında Danny Drinkwater diye futbocu var!

Tabii arada tahtaya “Which country won the first World Cup?” gibi ciddi sorular yazdığım da oluyor. Aras bu notları ve soruları okuyor, o gün arama motorları bir nebze daha fazla çalışıyor…


Çocuklar Duymasın
Bu kış rutin işlerimizden biri de her gece evimize Haluk’u ve Meltem’i misafir etmek oldu. Yemek sonrasından yatma saatine kadar olan kısımda mutlaka Çocuklar Duymasın açılıyor. 9 yaşında bir çocuğu neden bu kadar çektiğini tam anlamıyorum ama zararı yok, eli yüzü düzgün, olumlu mesajları olan bir dizi bu, üstelik güldürüyor! Bir yazar olarak Birol Güven’in başarısı ortada; senaryo, toplumumuz ve aile yapımızla ilgili pek çok ayrıntıyı yakalıyor. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Şundan dolayı: Bazen, gündelik hayatta, bir konuyla ilgili yaptığım yorum veya bir meseleye sinirlendiğim zaman verdiğim tepki  Aras’ın hemen dikkatini çekiyor. “Aynı Haluk gibi konuştun baba!” diyor.

Ve son olarak: Yes, Eren may have no problem, but this year Galatasaray does!










20 Şubat 2017 Pazartesi

ÇİRKEFLİĞE ÖVGÜ



İlk fotoğraf Robin van Persie’nin bizim hayatımıza -yani Aras’la benim hayatıma- girdiği günden. Hollandalı imzayı atıyor, biz o zaman Denizli'deyiz, töreni televizyondan izliyoruz. Biraz sonra Van Persie oğlu Shaqueel ile birlikte çıkıyor sahaya, orada küçük çaplı bir show yapıyorlar. Top sektirmeler, hava topları, kafa pasları derken biz durumu biraz da kıskanarak izliyoruz. Sonuçta o, bir dünya yıldızı. Ben böyle durumlarda taraftarlığı bir kenara bırakıp futbolumuz adına memnun olurum. Tanıtım, ülkenin imajı, işte dikkatlerin Türkiye’ye çekilmesi... Frank Rijkaard Galatasaray’ın başına geçtiğinde de böyle düşünmüştüm. Bu tip transferler ligin seviyesinin yükselmesi, kalitenin artması anlamına da gelir. Jupp Derwall’in, George Hagi’nin futbolumuza katkıları nasıl inkar edilebilir?  
   
Diğer fotoğraflar da malum maçtan. RvP 41. dakikada Tosiç’e topsuz alanda tekmeyle dalıyor, kolunu da onun ensesine dolamış, sonra ikisi birlikte yere yuvarlanıyorlar, top zaten çok başka bir yerde, atak outla sonuçlanıyor. Burada kırmızı kartı görense Dusko Tosiç oluyor. Hakemin sonraki hataları da yanlış iliklenen bu ilk düğmenin maçın gidişatına getirdiği yıkıcı etkiyi hafifletme çırpınışlarından başka bir şey değil. Sonuçta maç çığırından çıkıyor. Sahaya bazen yedek oyuncular bazen de taraftarlar giriyor. Yanımda 9 yaşında bu oyunu deli gibi seven bir çocuk var, futbolun trivoleden, estetik kafa gollerinden, şahane paslaşmalardan ibaret olmadığını yaşayarak öğreniyor.


Neyse, bunlar futbolda var, biliyoruz. Bu sporun çirkin ve çirkef yüzü puan için, prim için veya bazen sadece ego için sıklıkla yeşil sahalarda, basın toplantılarında arzı endam ediyor. Yöneticiler, ellerinde birer körük, yangının küllenmesine asla izin vermiyorlar. Ama burada beni şaşırtan şey, bazı Fenerbahçeli taraftarların galibiyete gerçekten sevinmeleri, normal, adil bir oyunu kazanmış gibi yapmaları oldu. Maçtan sonra yapılan kutlama sözleri, RvP’nin fotoğrafını paylaşmaları falan -en azından bazı Fenerli dostların- yaşananlardan bir rahatsızlık duymadıklarını gösteriyordu.



Öte yandan bunun aksini düşünen Fenerbahçeliler de yok değildi. Yalçın, mesela, maçın hemen ardından şöyle yazmıştı:

Futbol dışında her türlü oyunla kazanmak -hele de rakip 10 kişiyken - 2 Hollandalıyı mutlu edebilir ama bir Fenerbahçeli futbol sever olarak beni mutlu etmez...Çirkef, ahlaksız van Persie’nin golünden Musa’nın direkten dönen röveşatası evladır.


Türk futbolunu kurtaracak olan şey -tabii onu ille de kurtarmak gerekiyorsa, bilmiyorum belki şart da değildir bu- Yalçın'ın meseleye getirdiği yaklaşımın belirgin bir yaygınlık kazanmasıdır. Bu profildeki futbolsever sayısının artmasıdır. Aksi halde 'Biz bitti demeden bitmez' gibi sloganlar katıldığımız turnuvalarda gösterdiğimiz performansla asla örtüşmeyecek! 

Şimdi de çuvaldız: Bu yazının hazırlandığı dönemde Beşiktaş deplasmanda Karabük’le oynadı, kaybetti. Mağlup oldukları son yarım saat boyunca Beşiktaşlı futbolcular da centilmenlik ve efendilik anlamında pek iyi bir sınav vermediler! Ben, kendi adıma, topsuz alanda rakibi itip kakarak veya hakemi aldatmak için kendini yerlere atarak geliştirilen ataklar sayesinde atılan golleri benimsemem, benimseyemem. Pek çok başka sebep arasında, Aras öncesi dönemde futbol seyirciliğinden uzaklaşmış olmamın nedenlerinden biri belki de budur.

Şüphesiz bu yazıda bahsedilen ve binlercesi içinde sadece birer örnek olan çirkeflikler futbola zarar veriyor. Hangi takımı tuttuğumuzdan bağımsız olarak, haksıza haksız demedikçe futbolu bir keyif olarak takip edenlerin sayısında düşüş olmaya devam edecek.

Shaqueel van Persie de Fenerbahçe’nin alt yapısındaymış. İlerde yetenekli bir futbolcu olması da kuvvetle muhtemeldir. Acaba o akşam babasını izlerken ne düşünmüştür?