7 Şubat 2017 Salı

AKAN ZAMAN DURAN ZAMAN

Yarıyıl tatilinin büyük bölümünü tek ciltte geçirdim. Gerçi arada başka kitaplara döndüğüm de oldu ama bu nispeten boş zamanımın çoğunu Akan Zaman Duran Zaman’a ve kitaptaki diğer metinlere ayırmıştım, öyle de yaptım, bu kalın cildin neredeyse tamamını okudum, yarıyıl tatilinin büyük bölümünde. Melih Cevdet Anday’ın yazı evrenine yaptığım bu yolculukta dikkatimi en çok çekense şiirler bölümündeki Öğle Uykusundan Uyanırken isimli metin oldu. Bir şiir değildi -düpedüz bir düzyazı- ama okuyan kişiye verdiği his, algı dünyasında yarattığı hava bütün bütüne şiirseldi. Seçkide yer verilen diğer tüm metinlerden alabildiğine farklıydı, özeldi. Bu bakımdan onu ayrı bir kenara ayırdım ve birkaç kez okudum, bu seneki yarıyıl tatilinde.


Sonra hatırladım, ben buna benzer metinleri daha önce de okumuştum: Tuzla Piyade Okulunda küçük bir odamız vardı, kütüphane diyemeyeceğim, isteyenin raflara konulmuş veya masaların üstüne serpiştirilmiş irili ufaklı kimi kitaplarla biraz vakit geçirebileceği bir yerdi. Hafta sonları hava dışarı çıkılmayacak kadar kötü olduğunda yahut akşamları –piyade okulunda böyle avare akşamlarımız da var mıydı?-  bu odaya gider, oradaki kitapları karıştırırdım. Melih Cevdet Anday’ın deneme veya öykü gibi görünen ama belirgin bir şey de anlatmayan bu metinlerini -şimdi yazarın onları birer şiir olarak kurduğunu anlıyorum- o odada okudum. Tuhaf metinlerdi, daha önce  okuduğum yazılara hiç benzemiyorlardı! Şimdi şöyle bir düşündüğümde, bugün çok uzaklarda kalmış olan bu okuma deneyiminin bende o zamanlar uyandırdığı en belirgin duyguyu şaşkınlık olarak hatırlıyorum. Bahsettiğim metinler benzersizlikleri, yarattıkları atmosfer ve sahip oldukları imgelem gücüyle beni düpedüz şaşırtmışlardı. Doğrusu, bu düşsel yazılardan pek bir şey anlamıyordum, öte yandan kendimi onları okumaktan da alıkoyamıyordum!

Şimdi farkına varıyorum: 1997 yılının Ocak ve Şubat aylarını Tuzla’da geçirdiğim düşünülürse ben böyle bir metni -belki de bizzat Öğle Uykusundan Uyanırken’i -tam 20 yıl sonra yeniden okuyordum. Zaman akmış, akmış aynı yazıyı getirip önüme bırakmıştı!

Everest’in yayıma hazırladığı Dünyada Geçirdim Çocukluğumu adlı bu seçkideki romanı (Raziye) henüz bitirmedim ve oyunu (İçerdekiler) sonraya bıraktım. Kimi uzun şiirlerin içine giremediğim de doğrudur. Fakat kitabın genelinden büyük keyif aldım. Özelikle anıları (Akan Zaman Duran Zaman), günlükleri (Bir Defterden) ve mektupları zevkle okudum. Okuduklarım beni, söz konusu kitapların özgün ve bütün hallerini merak etmeye ve onları edinmeye de yöneltti- ki bu, birçok başka şeyin yanında, yapılan çalışmanın, ortaya konan emeğin amacına ulaşması anlamına da gelir.


Melih Cevdet Anday’ın eserinin tek bir cilde sığmayacağı zaten belliydi. Ben onun sadece bazı ünlü şiirlerini biliyordum, geçmişte kimi köşe yazılarını da okumuştum. Sanırım Anday, Enis Batur’un Bonnefoy’u anlattığı yazıda kullandığı ‘yekpare yazı adamı’ tanımına giriyor. Doğrusu, bu edebiyat devinin yazınımıza kazandırdığı eserler konusunda benim ciddi bir açığım vardı. Dünyada Geçirdiğim Çocukluğumu ile bu açığımı kısmen de olsa kapatmış oldum, bu yılki yarıyıl tatilinde.

Hiç yorum yok: