26 Nisan 2016 Salı

ARABALAR VE SEVDALAR


       Bir dönem, sürekli arabamı değiştirmeyi düşünmem ama bunun için gerekli adımları bir türlü atmamam bölümde, arkadaşlar arasında bir eğlence konusu olmuştu. Ben o günlerde 99 model Renault Clio’mdan ziyadesiyle memnundum ama artık zamanı geldiği düşüncesiyle ara ara internete girip yeni modellere bakmayı da ihmal etmiyordum. Fakat bu web gezilerim çok uzun sürmüyordu, zira ekranın karşısında sevdiğim markaların beğendiğim özelliklerini inceler ve aklıma yatan modeller için zihinsel notlar alırken birden fiyat listesinde o modellerin karşısında yazan rakamları görüyordum ve o an bir ‘hayal tufanı’ içinde olduğumu anlıyordum! Otomotiv sektöründen soğumam ve sayfayı kapatıp oradan kedi videolarına falan geçmem iki saniye sürmüyordu.

Okulda bu konu açıldığında ve bana, arabayı ne zaman değiştirmeyi düşündüğüm sorulduğunda ben “Yakında yaparız herhalde bir şeyler” ya da “Önümüzdeki aralık ayında olabilir” falan gibi yuvarlak cevaplar vermeyi severdim. Haliyle ofisteki arkadaşlar bu dediklerimi pek ciddiye almaz “Tabi, tabii” diye gülerek takılırlardı. Duayen hocalarımızdan Mr. Nail bu konuda beni sarakaya almayı pek sevdiğinden, ”Ben çocuktum, Barış araba alacaktı, hala alacak” diyerek konuya kronolojik bir boyut ekler ve bu şaka oradaki herkesi içtenlikle gülümsetirdi. Teneffüs bittiği için odadan hep birlikte çıkarken genç arkadaşlar omzuma dokunur “Hadi inşallah, Hocam,” derlerdi, “Bu yıl bir adım atarsınız artık!” Mr. Nail’in bu iyiniyetli –çivi olmasa da- iğneleri beni de güldürür, bir yandan işaret ettiği gerçeğe hak vermekle birlikte meselenin hafifçe abartılarak bölüm içi bir şaka konusuna dönüşmesini memnuniyetle karşılar ve ben de herkesle birlikte bu durumdan hoş bir eğlence çıkarırdım.



Arabamızın giderek bir antikaya dönüşmesi durumu evde de konuşulan bir konuydu. Ancak ruhsatını bile hala üzerime almadığım arabamla ilgili eleştirileri üzerime almam söz konusu bile değildi! Aras’ın da bu tip konulara aklı yatmaya başladığı zamanlarda onu tenis kursuna yazdırmıştık. Bu yaştaki çocuklar neyin yeni, neyin eski olduğu konusunda daha bir hassastırlar ve böyle şeylere özel bir dikkat gösterirler. Tenise de Clio’muzla gidip geliyorduk. Arka kapılardan biri ne zamandır açılmıyordu, arabanın tavanındaki boyanın bir bölümü dökülmüştü, ayrıca içerde, ön paneldeki klima kapaklarından biri kırılmıştı ve orada, ucu arabanın içine, motora doğru giden bir mağara girişini andıran siyah bir boşluk oluşmuştu. Hatırlayınca hala güldüğüm bir görüşe göre bu boşluk o kadar büyük ve öyle uygundu ki istense burada bir civciv bile yetiştirilebilirdi!

Bir süre sonra tenis grubuna yeni katılımlar oldu ve gelenlerin arasında bir de şirin, minik bir kız çocuğu vardı. Bu kız anaokulunda Aras’la aynı sınıftaydı ve Aras, şimdi iyi yazarların asla başvurmadığı otosansür kurumunu işleterek adına Ayşe demeyi uygun gördüğüm bu tatlı kıza o yaşlarda hissedilen (ya da hissedildiğini düşündüğümüz) ve bazen aile içinde şakalaşma konusu olan kimi romantik hisler besliyordu. Annesiyle bir gün tenisten döndüklerinde bana heyecanla “Baba, bugün kim geldi tenise, biliyor musun?” diye sordu. Ben onun ima ettiği kişinin kim olduğunu derhal anlamakla birlikte hanımefendinin ismini bir an hatırlayamadım. Çünkü bahsettiğim bu romantik hisler bu yaşlarda pek oynaktır, nadiren tek bir kişiye yönelirler ve kalıcılıkları da bir o kadar şüphelidir. Yetişkin bir insanda tanık olduğumuzda bizde gayet nahoş izlenimler bırakacak olan bu romantik gevşeklik, bu havai uçuculuk, bu tenis topu gibi gidip gelmeler, çocuklarda hiç rahatsız etmez bizi- onların bizim hayatımıza kattığı neşeli diyaloglar için bir başka malzeme oluşturur sadece.

Belli ki Aras, Ayşe’nin gelişinden etkilenmişti ve muhtemelen çocuk kalbinde bunu bir işaret gibi görüyordu. Öyle ya, anaokulundaki aşkının bir buçuk yıl sonra alakasız bir yerde, baseline çizgisinin hemen önünde karşısına çıkması kaderin bir cilvesi değildi de neydi?

Fakat bir sorun vardı. Ayşe’nin anne babası da her hafta korta geliyorlar ve  ileri bir grupta olan büyük kızlarıyla birlikte henüz raketi taşımakta bile güçlük çeken küçük Ayşe’lerini yukarıdaki kafeteryada çay içerek izliyorlardı. Aras ise benim bilmediğim bir sebeple bu ikisinin kendisinden hoşlanmadıklarını düşünüyor, onların da orada olmasından garip bir huzursuzluk duyuyordu. Bir keresinde arabayla eve dönerken bana Ayşe’nin anne babasının kendisini sevmediklerini söyledi, sebebini de “Ben şimdi Ayşe’yi seviyorum ya, onlar da işte bu yüzden benden hoşlanmıyorlar” diye açıkladı.  Görünen oydu ki Aras, bir anne babanın kızlarına aşık olan çocuğa otomatikman garez beslemeye başladıklarını düşünüyordu. Ben de onun anlayacağı bir dille, gerçekte durumun tam tersi olduğunu, yani bir erkeğin bir kadını sevmesinin, erkeği, o kadını mutlu etmek için daha çok şey yapmaya sevk edeceğini, böylece tamamen içten gelen saf bir dürtüyle onu her daim el üstünde tutacağını, bu durumun da o kızın anne babasını ayrıca mutlu edeceğini anlattım; ek olarak, oğluma, büyüdüğü zaman tüm bunları kendisinin de bizzat yaşayarak öğrenmesini umduğumu söyledim.

Birkaç hafta sonra Ayşe’nin anne babasıyla tanıştık, ben tanıştım daha doğrusu ve çok yakınlaşmasak da selam alıp vermeye başladık. Bir gün arabaya binip eve dönerken “Sen öyle düşünüyorsun ama bak biz Ayşe’nin annesiyle selamlaştık az önce” dedim, ortada nahoş bir durum olmadığını anlatmak için. “Nasıl yani?” dedi Aras şaşkınlıkla. “Selamlaştık işte,  Ayşe’nin annesi gülümsedi bana,” dedim yine.” Aras pek ikna olmadı bu dediğime ve “O, bizim arabaya gülmüştür baba!” dedi.