11 Şubat 2015 Çarşamba

KAFAMDA BİR TUHAFLIK'I NEDEN (o kadar) SEVEMEDİM?


1. Bu bir ilk roman olsaydı sorun yoktu. Güzel bir roman, akıcı bir hikaye derdik, beklemeye geçerdik. Ama bize Yeni Hayat ve Benim Adım Kırmızı gibi romanları armağan etmiş bir yazardan beklentimiz her zaman bundan biraz fazlasıdır. Söz konusu romanlar yazılış teknikleri ve içerikleriyle uluslararası arenada kazandıkları başarıyı fazlasıyla hak etmişlerdir. Kimi cümlelerindeki meşhur ve sık atıf yapılan dil ‘tuhaflıklarına’ rağmen, esrarengiz havası ve tüm o hikaye içinde hikayecikleriyle Türk Edebiyatında özgün bir yere sahip olan Kara Kitap’a 5. maddede ayrıca değineceğim.

2. “Eğer merkezi aşikar bir roman değil, edebi roman okuyorsak...” (Saf ve Düşünceli Romancı, sf 124)

3.Kapak fotoğrafında kafasında bir tuhaflık olduğunu söyleyen bozacı bir çocuk var. Romanın içine girdiğimizde bu çocuğun büyürken ve yaşadığı şehrin büyümesine tanık olurken nasıl bir ruh hali içinde olduğunu hissetmek istiyoruz. Bu tuhaflığın ne olduğu, onunla nasıl başa çıktığı önemli çünkü. Ben, kendi payıma, Mevlut’un iç dünyasında o tuhaflığı -ne o zamana ne o mekana aitmişim, duygusunu- çok bulamadım açıkçası. Gayet uyumlu, mülayim bir ademoğlu Mevlut. Şöyle de düşünüyorum bir yandan: Acaba ben bu romana başlarken, Portre’deki gibi, Ağustos Işığı’ndaki gibi bir ‘kafa tuhaflığı’ mı arıyordum, aslında böyle pasajları Orhan Pamuk’un çok da güzel kotaracağını bildiğim için. Doğrusu belli yerlerde oldukça dağınık bir anlatımı var romanın; Mevlut’un kafasındaki duygularla hizmet etmeyen pek çok şey okuyoruz: Vediha’nın Süleyman için uzun uzun kız araması, Samiha’nın evlere temizliğe gitmeye başlaması, komşusu Reyhan ablanın, ta zamanında yaptığı ilk evlilikten dolayı babasına hala kızgın olması ve Ferhat’ın elektrik sayaçlarını okumaya gittiği evlerden birinde tanıştığı bir kadına aşık olması... Hasılı, ben bu romanda, diyelim Sesiz Ev’deki o tok sesi, ya da ne bileyim Masumiyet Müzesi’ndeki o hoş ‘rayihayı’ pek bulamadım.

4. ‘Normal’ bir insanın bütün gece yapabileceklerinin sınırı bellidir!

5.  Kara Kitap’ta en sevdiğim bölümlerden biri Bedii Ustanın Evlatları’dır.  Burada Doğu-Batı sorunu, ülkenin değişimi, kimlik ve taklit gibi konular çok hoş bir hikayeyle aktarılır. Bu bölüm Dante’den bir alıntıyla başlar ve  metinlerarası özelliği onun  zenginliğidir. En önemlisi, güzel ve özenli yazılmıştır. Orhan Pamuk derdini işte bu altı yedi sayfalık hikayede böyle pek güzel anlatmaktadır. E, o zaman sorun nedir?

6. Nerede Masumiyet Müzesi’ndeki BAZAN bölümü, nerede Kafamda Bir Tuhaflık’taki DOĞRU MU? bölümü...

7. Orhan Pamuk’un romanlarında veya anlatılarındaki bölüm isimlerini ayrıca severim. Mesela Öteki Renkler’deki bölüm adları kendi başlarına şiirseldir (Eşyalar Konuşurken Siz Nasıl Uyursunuz?) Bu yazıyı hazırlarken Martı Yağmurda’yı ve Martı Kıyıda Ölür’ü yeniden okudum. Başlıkta kendime sorduğum sorunun cevabı biraz da orada gizliydi.

Gelin görün ki, Tuhaflık’ta bu işin dozunun biraz kaçmış olduğunu düşünüyorum. Her bölümün bir bold dizilmiş birinci adı bir de normal dizilmiş ikinci adı var; alt alta yazılmışlar. Birinde şöyle bir şey çıkıyor ortaya:
                      PAVYON ÇÖKERTMEK
                                   DOĞRU MU?

8. Kar’ı son elli sayfasına kadar okumuş, bırakmıştım. Bu romanın bana verdiği his şuydu:  Orhan Pamuk, şehrin siyasi iklimini anlatmakta kişinin psikolojik iklimini anlatmakta olduğu kadar başarılı değil! Tuhaflık’ın tanıtım yazılarında da siyasi gruplaşmalar, Gazi mahallesi, afiş asan çocuklar gibi ifadeleri okuduğumda “Kar gibi...” diye düşünmüştüm. Romanı okuma sürecimde sık sık bu düşüncemi hatırladım.

9. Edebiyat eğer biraz söz dizimi ve sözcük seçimi ile ilgili bir sanatsa, Kafamda Bir Tuhaflık’ın bu alanda sorunları olduğunu düşünüyorum. Bu benim hem şahsi hem de resmi görüşümdür!

10. Ve son olarak: Sayın Pamuk, hani “Hiç bir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç”ti?

1 yorum:

derya nur türkseven dedi ki...

Güzel tespitler yapmışsınız hocam :)