23 Aralık 2014 Salı

PARİS BİR ŞENLİKTİR

Olabilir. Doğrudur. Ben bu kanıya varacak kadar uzun kalmadığım için bilemeyeceğim; bir şehirde bir kaç gün yaşayabilirsiniz ama elbette o şehri yaşamak anlamına gelmez bu. Bir de turla falan gidiyorsanız iyice böyledir durum, şairin bahsettiği günün en güzel saatlerinde nerde olacağınızı da -çoğu zaman-siz belirleyemezsiniz.


Ernest Hemingway Paris Bir Şenliktir isimli kitabında henüz üne kavuşmadığı dönemlerde karın tokluğuna çalıştığı parasız günlerini anlatır. Bir yandan yazıyla ilişkisini, yazarlığının geçirdiği evreleri de o günlere bakarak anar. “O günlerde kitap almak için para yoktu” diye yazar Hemingway; susuzluk, Shakespeare&Company  gibi müşterilerine kitap kiralayan mağazalarla giderilir. Hemingway Paris’te karısıyla yaşamaktadır, sonra çocukları da olur. Muhabirlik yaparak hayatını kazanırken geleceğin büyük yazarını da Paris’in sokaklarında ve kafelerinde, deyim yerindeyse, eğitir. Bir yazıyı bitirdikten hemen sonra yaşadığı duygu bulanıklığını (ne mutlu, ne mutsuz) tarif ederken yazıyla uğraşan herkesin pek iyi bildiği bir gerçeğe işaret eder:

Yazdığım öykünün çok güzel olduğundan emindim. Ama ertesi gün bir daha okuyuncaya kadar bir şey diyemezdim.

Kitabın orjinal adı ‘A Moveable Feast’tir. Hemingway yıllar sonra bir arkadaşına “Gençken Paris’te bir süre yaşadıysanız sonraki hayatınızda nereye giderseniz onu da beraberinizde götürürsünüz” diye yazacaktır. Hemingway’in satırlarında Paris, kış yaz fark etmez, her daim güzeldir:

...Kendi evimizse sıcak ve sevimli bir yerdi. Yumurta biçimindeki kömür tozu topraklarını odun ateşinde yakarak ısınıyorduk. Sokaklardaki aydınlığın seyrine doyum olmuyordu. Göğe doru yükselen çıplak ağaçları görmeye alışmıştık. Luxemburg bahçelerinde suyun yıkayıp tazelediği çakıllı yollarda rüzgarın sert soluğuyla iç içe gezinmenin zevki bambaşkaydı. Yapraksız kalan ağaçlar alıştıktan sonra insana birer heykel gibi görünüyorlardı. Kış rüzgarları havuz yüzeylerine doğru estiriyor, fıskiyeler parlak ışıkta sağa sola  serpiştiriyordu.

Paris gerçekten bir şenlik olabilir ama Ernest Hemingway Disneyland keşmekeşini tabii ki tahmin edemezdi! Burada çılgın kalabalığın tam içindesiniz. İki ayrı büyük park var, kendi içlerinde başka başka bölümlere ayrılmış durumdalar ve eğer pek çok etkinliğe katılmak istiyorsanız burada sanırım bir iki gün geçirmeniz gerekiyor. Girişteki alanda duran yüzlerce karavanı görünce bunu yapanların sayısının hiç te az olmadığına hükmediyorum.

Doğrusu Disneyland’ın o kadar sıra beklemeye değer bir yer olduğunu düşünmüyorum, daha özgün bir yer bekliyorduk biz Nilay’la.  Ama çocuklar, onlar tabii ki eğleniyorlar, koca bir krokiyle giriyorsunuz içeri ve vaktinizin çoğu bir bölümden diğerine yürümekle geçiyor. Hızlı geçiş sistemi var, evet, ama  bir kaç saat sonrası için hızlı geçiş almak istiyorsanız gene sıraya girip bir yirmi dakika kadar beklemeyi göze almanız gerekiyor! 

Paris, dünyanın en çok turist çeken şehri. Tura katılanlar arasında az biraz dolaştıktan sonra ‘Bu muymuş’ diyenler de oldu ama biz genel olarak hoşlandık şehirden, daha ilk anda insanı saran bir hava ve görkem taşıdığını düşünüyorum Paris’in. Çok geniş ve büyük meydanların ötesinde, ucunda görünen dev saraylar, ortada altın varaklı heykeller, ihtişamını hissettiren eski binalar ve her yanı saran tarih. Genişlik ve kentin geneline yayılmış tarihi doku, herhalde Avrupa’daki şehirlerin en belirgin özellikleri.

Ve Notre Dam! Romanı bu yılın başında okudum, İstanbul’a gelen müzikali geçen ilkbahar seyrettim ve işte yaz sonunda yapının kendisini ziyaret ettim. En çok ilkinden tat aldım, ikincisini doğrusu oldukça sıkıcı buldum, üçüncüsü de duraklardan bir duraktı gezi esnasında. Muhakkak ki Paris, tüm büyük kentlerde olduğu gibi, hakkında sahip olduğunuz tarih bilgisi derinleştikçe ondan devşireceğiniz keyfin artacağı özel yerlerden: 1789 devrimi, Paris Komünü, Nazi işgali ve daha niceleri. Cafe de Flora falan, oralara hiç girmiyorum tabii (zaten girmedim de!) Ciddi bir birikim istiyor şehir aslına bakarsanız, aksi halde  ‘turist gibi’ geziyorsunuz ve atmosferi bence o kadar da hissedemiyorsunuz. Max Frisch’in Günlükler’de Paris’i “anılarının büyüklüğünden yorulmuş” bir kent olarak tanımlaması boşuna olmasa gerek!

Gezi esnasında hoşuma giden şeylerden biri otobüsle geçerken bir sinemada vizyondaki film afişlerinin arasında Kış Uykusu’nu görmem oldu. Bu yaz iki yazıyla blogumuzda yer verdiğimiz bu Nuri Bilge Ceylan başyapıtı Winter Sleep ismiyle Parisli edebiyat ve sinemaseverler için gösterimdeydi.

Hasılı, Paris’in kendisi için bir şey diyemeyeceğim ama Ernest Hemingway’in Paris Bir Şenliktir’i edebiyatseverler ve yazma heveslileri için gerçekten bir şenlik! Şu alıntıyla bitirelim:

Başarılı çalışmanın verdiği huzur içinde o uzun merdivenleri inmek ne hoş olurdu. Genellikle ortaya iyi bir şey çıkarana kadar yazar, ondan sonra ne olacağını bildiğim anda yazmayı bırakırdım. Böylelikle yazmayı ertesi gün de sürdürmeyi sağlama bağlamış oluyordum. Ama ara sıra bir öykünün sonunu getiremediğim de oluyordu. O zaman ateşin önünde oturup küçük portakalların kabuğunu ateşe doğru sıkar, saçılan mavi alevleri izlerdim. Ayakta dikilip Paris’in mavi çatılarına bakar ve düşünürdüm. “Üzülme. Şimdiye kadar hep yazdın. Şimdi de yazacaksın. Yapman gereken tek şey doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz.” Sonunda doğru bir cümle bulur yazardım. O sıralarda kolaydı bunu yapmak. Çünkü bildiğim gördüğüm ya da birinden duyduğum doğru bir cümle her zaman bulunurdu.”









Hiç yorum yok: