3 Temmuz 2014 Perşembe

ANLAMAK DEĞİL TAT ALMAK


“Dediklerim anlaşılıyor mu, bundan bile emin değilim” diyor Nihal, Aydın’a, o şiirsel sahnede şömineden gelen ışık birinin yüzüne diğerinin sırtına vururken. Kış Uykusu ile ilgili bir dolu yorum okudum, filmi seven çok, fakat bazı karakterlerin bazı davranışlarına anlam veremeyenler olduğunu da gördüm. Buradan hareketle filmin eksikliklerine dikkat çekiyorlar. Bu haklı bir eleştiri olabilir tabii, ama söyleyin,  ‘anlaşılmak’ ne zaman kolay olmuştur ki? Bir insanı anlamak zaten zordur; bir film karakteri, dipsiz kuyu.  Sonuçta herkesin, her daim, kendine göre bir sebebi oluyor! Burada asıl iş, izlediğin şeyden tat almak, keyif almak olmalı. Görüntüyle müziğin uyumlu akışı, sahici ve (d)olgun diyaloglar, sizi saran bir atmosfer. Sinemayı sinema yapan şeyler işte. Türkçe’de “uyku tatlı geldi” diye bir laf vardır hani; bu kışın bu uykusundan da sinema sanatı açısından  alacağımız çok tat olduğunu düşünüyorum:

Işık ve Aktörlük

Bir oyunculuk gösterisi bu, sarı ışığın altında derin mevzular, sevgisizlikle dolu bakışlar, beklemek ve iğnelemek, el öpmek ve devam etmek,  açılan kapıyla birlikte yarı karanlık odayı boydan boy kateden gün ışığı. Bir sinema salonunda olmanın  keyfi: Gecedir, karanlıkta tekinsiz bir eve yaklaşıyorsunuz, içerde ışık yanıyor, kafanız karışık ve tedirginsiniz ve çok uzaklardan köpek havlamaları duyuluyor.

“Benim İlyas..?  Taş atıp camı kırdı..?”

Televizyon dizileri oyunculara gerçek potansiyellerini gösterme fırsatı vermiyor, biliyoruz. Mesela Nejat İşler. Onu son oynadığı dizideki rolünde, limandaki teknesinin önünde kendisine koşarak gelen köpeği eğilip okşarken hatırlıyorum hep; dizi boyunca benzeri (mecburen) defalarca çekilen bir sahne. Durum genelde tüm oyuncular için aynı aslında: Ekrandaki Nejat İşler, kendisine verilen rolü oynayan Nejat İşler’dir, daha fazlası değil (bir defasına dizileri reklam aralarını doldurmak için yapılan işler olarak gördüğünü söylemişti). Oysa burada, Kış Uykusu’nda yani, hapisten yeni çıkmış bıçkın İsmail’le tanışıyoruz. Diyaloglar hazırlanmış ve yerinde; bakışlar ve ses tonu, tarihin gerçek bir anında var olan ve belki de hala orada yaşayan gerçek bir kişiliğin öfkesini yansıtıyor.

Bu anlamda -bence- Melisa Sözen’in ve Serhat Kılıç’ın çarpıcı performansları filme büyük katkı sağlıyor. Bir yönetmenin -bu yönetmenin- ayırt edici özelliği bu belki de, oyuncu yönetimi: O zamanlar Ercan Kesal’i tanımıyordum, Bir Zamanlar Anadolu’da filminde  onu muhtar rolünde izlerken bu adam da kim, bizim oradan, Pamukova’dan falan mı buldular acaba, diye düşünmüştüm. Burada da Sözen ve Kılıç rollerinin hakkını veriyorlar, oynadıkları sahneler defalarca izlenebilir doğrusu, ve oturdukları yerde bile Nuri Bilge Ceylan’ın film boyunca çok iyi kullandığı ışık kadar göz alıcılar.

Aydın Sıkıntısı

Filmin baş kahramanı Aydın başladığı işi bitiremeyen, demeyeceğim, başlamayı düşündüğü işlere bile bir türlü başlamayan bir ‘garip’ yarı-aydın. Daha kendi ayaklarının üzerinde durmaktan aciz olmasına rağmen ( Hidayet nerde, Hidayet orda mı, Hidayete söyleriz), aklınca memleketi düzeltmeye çalışan, kibirli, etrafına mutsuzluk saçan bir ademoğlu. Ama onun “Hem sıkılmak ne demek bir kere!” deyişini sevdim.

“Ben çocukken kekemeydim Aydın Bey... O yüzden şimdi çok konuşursam...”

Kış Uykusu için NBC’nin en konuşkan filmi, deniyor. Ben de BZA’yı izledikten sonra, diğer filmlerine göre daha çok diyalog var, diye yazmıştım. Öyledir, Ceylan’ın filmlerini bugünden geriye doğru izleyen biri karakterlerin suskunlaştığını fark edecektir. Gerçi Kasaba’nın ikinci yarısında çok laf vardır, ama bu, yönetmenimizin erken döneminde kekeme olduğu, bu yüzden de az konuştuğu gerçeğini ortadan kaldırmaz! 

Filmin bence bir kusuru bize Nihal’i gece arabayla eve dönerken gösteren sahnenin çok kısa sürmesi! Karanlık, gözyaşları içinde bir kadın yüzü, karşıdan gelen araçların ışıklarının bu yüze yansıması ve yağmur ve piyanonun yükselip alçalan sesi. Filmin en çarpıcı sekansının arkasından geliyor bu sahne, onu ‘acayip iyi’ tamamlıyor. Daha uzun sürmeliydi, diye düşünüyorum, Nihal arabasını gecenin içine bir süre daha  sürmeliydi...

Bu uyku bana tatlı geldi

Hasılı, çok beğendim Kış Uykusu’nu,  bir gün ara verip iki kez izledim, Schubert’inmiş müzik -insan hep öğrenir-, durup durup dinliyorum, kafamın içinde çalıyor sürekli. Aydın ve Nihal hala oradalar sanki, Hidayet ortalıkta dolanıyor ve Garip Köyü karın altında öyle kimsesiz bekliyor (gerçi bu son dediğim hiç yanlış değil!).

Yazıyı bundan sonra da bu başarısını sürdürmesini dilediğim usta yönetmene, bir sahnede Nihal’in Suavi Bey’e söylediği cümleyle seslenerek bitirmek istiyorum,:
“O zaman size veda etmiyorum. Görüşmek üzere”  

Hiç yorum yok: