2 Mart 2014 Pazar

MÜELLİFİN YAZDIĞI

Cemil bön ve duygusuz biri değildi, elbette üzülmüştü, üzülmüştü. Ama Cemil bir edebiyat okuruydu. Edebiyat okurları aslında okudukları her kitapta insanı muayene ve ameliyat eder. Bu yolla edindikleri bilgi, görgü yaşayarak elde edemeyecekleri kadar büyüktür ve insana dair her şeyi anlarlar, sahiden anlarlar. (Sinek Isırıklarının Müellifi,  sf 105)     

Arada bakanlar biliyor, Elmanın İçi’nde bir erkek çocuğunun büyüme serüvenine dair küçük hikâyeler anlatıyoruz ve bazen de bir film, bir kitap üzerine konuşuyoruz. Yani aynaya bakıyoruz. Böylece o filmin veya kitabın bize gösterdiği yoldan ilerleyip belki yenilerine ulaşıyoruz. Fakat bu kez bloğumuzda büyük bir değişiklik yapacağız: Bugün bir değil, tam iki kitabı ele alacağız!

“Çok araştırma yapmış” deniliyor bazen bir yazarı övmek için. “O dönemi iyice incelemiş.” Dahası, bugün pek çok kişi bir kitabevinde konusunu tarihten alan bir romanı eline alıp incelerken arkasında ‘Kaynakça’ olup olmadığına bakıyor. Eski devirleri anlatan bir roman için yazarın araştırma yapması –zaten- bir zorunluluk ve bu tip bir emek de her türlü övgüyü -tabii ki- hak ediyor. Fakat bana öyle geliyor ki bu yorumlar yapılırken çoğu zaman dil hususu göz ardı ediliyor.

            Barış Bıçakçı’nın iki romanı var elimde. Biri, filmi de çekilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz, diğeri Sinek Isırıklarının Müellifi. İkisinin de hikâyesi olaylar üzerinden değil, ayrıntılar, düşünceler, varsayımlar üzerinde ilerliyor. Metin Celal’in Sinek Isırıklarının Müellifi’nin arka kapağındaki yazısı da bunu belirtiyor: “Bıçakçı, son zamanlarda tek tipleşen, olaya dayalı roman anlayışına karşı kendine has dili, anlatımı, kurgusuyla seçkinleşiyor.”


       Biz edebiyatı, çoğu zaman, bize ‘başka türlü’ bir dil sunduğu için, yazarları da ifade biçimlerimizi yeniledikleri için severiz. İyi bir yazarın dili kullanış biçimindeki özgünlük çoğu zaman daha ilk paragrafta, ilk sayfada beliriverir. Bu, yine çoğu zaman, yapıtın işlediği konudan da bağımsız bir durumdur. Zira edebiyat, sadece büyük olaylar silsilesinden ve önemli kişiler resmigeçidinden ibaret olamaz; kağıda dökülmeyi bekleyen, döküldüğünde de fark ettirmeden hayatla ilgili çok şey söyleyen ayrıntıları da ele alır. Ve bunu öyle ‘büyük oynamadan’, sakin sakin yapar. Yoksa toplu konutta yaşayan, işinden istifa ettiği için bütün gün evde oturup kitap okuyan ve doktor eşinin eve gelmesine yakın bir saatte ocağa makarna suyu koyan bir adamın hayatı, yazılsa, kim der ki roman olur?   


Oğuz Atay’ı çok severim. Ne kadar iyi bir yazar olduğu sadece ‘Babama Mektup’ okunsa, görülür. Fakat romanlarını okurken bazı sayfalarında koptuğum da çok olmuştur. Böyle durumlarda “Keşke bu bölümü bu kadar dağıtmasaydı, şurayı daha net yazsaydı” diye düşünürüm. Bu, bir yazarın her türlü saygıyı hak eden tercihiyle ilgili sıradan bir okur yorumudur tabii ki. Bu işlerde kıyas da riskli iştir, ama Barış Bıçakçı’ın dilinin akıcılığı, ironisinin keskinliği, verdiği kendiliğindenlik duygusu Oğuz Atay’ı hatırlatır ve zaman zaman da o kaybolan netliği getirir önümüze. Evet, bazen komik, bazen de keskindir Barış Bıçakçı’nın dili. Yoksa, bir hastane odasını anlatırken kullandığı şu ayrıntıdaki acı tat niçin içimizi bursun?

“Giysi dolabının yaylı kapısı ve komodinin çekmecesi açık kalmıştı, pencerenin dışında da babasının bozulmasın diye koyduğu iki küçük kap yoğurt öylece duruyordu.” (Sinek Isırıklarını Müellifi  sf 42) 


         Bu kitaplardaki kahramanların edebiyata düşkün olmaları da cabası. Bıçakçı, hikayesini anlatırken bir yandan da güzel roman adlarına, edebiyat tarihinde yerini almış vurucu açılış cümlelerine ve ruhsal acıyı dindirme özelliği olan kısa öykülere gönderme yapıyor. Ben, mesela, Sinek Isırıklarının Müellifi’nde, adını daha önce duymadığım bir yazarın, Judith Hermann’ın, Yaz Evi, Daha Sonra* isimli bir kitabına rastladım. İnternetten araştırdığımda daha tanıtım paragrafında anladım ki bir ‘yazarım’ daha oluyor!

Yazıyı, yine aynı kitaptan, bu tip bir edebiyat-içi yolculuk alıntısıyla bitirelim:

Cemil, Döşeğimde Ölürken’i bir gece geç saatlerde bitirdikten sonra masa lambasını kapatmış karanlıkta otururken, Faulkner, her iyi yazarın yaptığı gibi elinde bir mumla çıkagelmiş ve Cemil’in gözlerinin içine bakmıştı; kendisinin canlılar dünyasında gördüğü karmaşayı onun da görüp görmediğini anlamaya çalışıyordu. Mum ışığının yarattığı gölgeler evin duvarlarında merakla bekleşiyordu. 

Dışarıda, yüzlerce binasıyla toplu konut bölgesi, canlıların dünyasındaki karmaşayı saklamak istercesine sessizdi, ışıksızdı ve zaten o karmaşanın üzerine kurulmuştu. (Sinek Isırıklarının Müellifi sf 134)

*http://www.metiskitap.com/catalog/book/5094

Hiç yorum yok: