2 Eylül 2011 Cuma

VE ANNE, HELEN'A HERŞEYİN BİR ADI OLDUĞUNU ÖĞRETTİ

Gabriel Garcia Marquez  ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ adlı ünlü romanının başında birkaç asra yayılacak öyküsünü kurarken  ‘...dünya o kadar eskiydi ki henüz her şeyin bir adı yoktu’ der. Bir şeye isim vermek bir bakıma onu var etmek, hadi olmadı, onun varlığını pekiştirmek anlamına geliyor çoğu zaman. Dünyaya gelme’nin bir başka, ikinci biçimi. 

Helen Keller’ın zorlu hayatıyla ilgili bilgileri pek çok İngilizce öğretmeni gibi ben de ilk kez ders kitaplarında gördüm. İngilizce Main Course kitaplarında mucitlerin, rock yıldızlarının veya politikacıların hayat hikâyeleri, kimi zaman okuma parçası kimi zaman da test formatında öğrencilere sunulur. Genelde öğrencilerin dikkatini çekmek ve onlara bilgi vermek için hazırlanan (her ikisini de başardığından şüpheliyim!) bu çalışmalardan birinde Helen Keller’ın bir pedagog olduğunu öğreniyoruz. Onu farklı kılan şey henüz on dokuz aylıkken geçirdiği bir hastalık sonucu görme ve işitme yetilerini kaybetmiş olması. Helen Keller yıllar sonra yazdığı otobiyografisinde hatırlayabildiği kadar ilk dönemlerini de anlatıyor. Karanlık ve sessiz bir dünyada Helen, hırçın ve öfke nöbetleriyle dolu bir çocukluk geçirirken etrafındaki nesnelere sadece dokunuyor, onların bir 'şey' olduğundan ve hepsinin bir adı olduğundan habersiz. Helen, yedi yaşındayken eve bir öğretmen geliyor: Anne Sullivan. Uzun yıllar engelli çocuklara hizmet eden bir enstitüde çalışan Anne’in kendisi de yarı görme engelli.  Anne, bir gün Helen’ın avucunu alıp suyun altına tutuyor (bu hikayeyi eski öğrencilerimiz hatırlayacaklardır). Musluktan akan su Helen’in avucundan kayıp giderken, Anne bu avucun içine parmağıyla ‘w’  harfini yazıyor. Birkaç tekrarla ‘water’ kelimesi tamamlanıyor. Helen böylece o an tenine temas eden ‘şey’in bir ismi olduğunu öğreniyor. Bu onun için zihinsel bir devrim. Öğretmeninin yapmaya çalıştığı ‘deney’i anladığını göstermek için Helen coşkuyla kendini yere atıyor ve topraga hızlı hızlı ve sertçe vurarak ‘bunun adını da söyle’ demek istiyor. Sonra sıra ev ve bahçedeki diğer nesnelere geliyor. Anne Sullivan’ın bu çabasındaki sabrı, sakinliği, deyim yerindeyse ‘işçiliği’ severim ve başlığa aldığımız cümleyi, her yıl başarı, ün ve kararlılık gibi konuları konuştuğumuz bir derste Helen’in hikayesini anlatırken mutlaka tekrarlarım: Anne taught Helen that every object had a name. 

Bu, zor şartlarda bile olsa insanın neler başarabileceğini gösteren iyi bir örnektir. Helen, hocası Anne Sullivan sayesinde zamanla okumayı söküyor (Braille alfabesi). Üniversiteye giriyor, seminerler veriyor, çeşitli okullardan fahri doktora ünvanı alıyor, kitaplar yazıyor ve durumu kendisi gibi olan insanlara destek olmak için dünya turuna çıkıyor. Gene de, çocuk Helen kısmı hep daha ilginç ve esrarlı. Bu aralar okuduğum bir kitaba göre bilindik çocuk merakı Helen’de iki yönlü ilerlemiş.  ‘Bu şeyin adı ne?  ve ‘Bu adın şeyi ne?’

Nicholas Cage’in -bazı eleştirmenlerce pek de beğenilmeyen filmi- 8mm’de, dedektif uzun araştırmalar sonucu katili bulduğunda, ona cinayeti neden işlediğini sorar. ‘Ne olacak der?’, asıl mesleğini filmi henüz izlememiş olanları düşünerek buraya yazmadığımız soğukkanlı katil: ‘Binlerce kızdan biri işte… herhangi biriydi o.’  Bu cevap üzerine öfkelenen dedektif, yedi yıl önce kaybolmuş ve bir cinayete kurban gittiği daha yeni anlaşılmış kızın annesini düşünerek, ‘Onun bir adı vardı’ der, ‘Marry Anne Mathews… sen onu öldürdün!'     

İlgilenenler için, Helen Keller’in yaşam öyküsünün 1962’de filme çekildiğini de hatırlatalım (Miracle Worker).  Bu arada, Helen’ın öğretmeninin tam adı Anne Mansfield Sullivan’dır. 





1 yorum:

USC dedi ki...

Bu tip başarı öykülerini ya da daha iyi bir ifadeyle mucize niteliğindeki başarı öykülerini fark ettiğimde bendeki yansıması hiçlik duygusu oluyor..Bu duygunun motivasyona dönüştüğü kişilerdenseniz Temple Grandin' in hayat hikayesini konu alan ve kendi ismini taşıyan filmi izlemelisiniz.. otistik bir çocuğun doktora yapıp akademisyenliğe uzanan yolculuğu gözler önüne serliyor..

Ayrıca şunu da ilave etmek isterim ki iki hayat öyküsünde de sorunu inkar etmeyen, onunla mücadeleyi seçen ve bundan vazgeçmeye razı olmayan kadınlar var..sanırım kadınlar için 'imkansız' diye bir şey yok..