19 Eylül 2013 Perşembe

AYKIRI SORULAR NE OLMALI?

Ocak ayının soğuk akşamları. Aras’ın babaannesinde kaldığı günler. Mehmet Ali Birand birkaç gün önce vefat etmiş ve televizyonlarda her akşam Birand konuşuluyor. Onun televizyon gazeteciliğine katkıları, getirdiği yenilikler anlatılıyor. Aras dayanamayıp soruyor: “Babaanne, bu adam kim?” “O bir televizyoncu, oğlum” diyor annem. “Geçen gün öldü ya, onun hakkında konuşuyorlar” Annemim anlatışı, Aras dudak büküyor bu yanıta ve “Keşke arka sokaklar ölseydi” diyor! “Kim, kim?” diyor annem şaşkınlıkla.

Gerçek, annemin Nilay’la yaptığı telefon konuşmasında ortaya çıkıyor. “Arka sokaklar dememiştir o anne,” diye açıklıyor Nilay: “Aykırı Sorular demiştir.” Aras’ın artikülâsyonunda l’ler kısmen, r’lerse oldukça sorunlu. Bu, onun konuşmasını çoğu zaman komik, kimi zaman da anlaşılmaz kılıyor. Ve dahası, Aras altta fotoğrafını gördüğünüz Enver Aysever’in adını nicedir Aykırı Sorular diye biliyor!


‘Televizyona methiye’ Elmanın İçi’ni yakından takip edenler için biraz uzak bir yazı konusu gibi görünebilir ama merak etmesinler; biz bu mevzuyu da edebiyata bağlamayı biliriz! Aykırı Sorular son dönemde öne çıkan televizyon ‘iş’lerinden biri ve gerçekten de Enver Aysever’in yüzü geçen kış ve yazın büyük bölümünde -Aras’ı bezdirecek kadar- çok göründü bizim evde. (Saat 20.45 Aykırı Sorular saatindeyiz!) Kanallarımızın hali, malum! Aynı şeyi düşünen ve onu benzer bir hararetle savunan dört kişinin yan yana oturup birbirini ağırladığı programların çoğaldığı bir ortamda farklı soruların net bir şekilde sorulduğu bir programın olması hoşuma gidiyor. Konuğunun karşısında Enver Aysever, ideal bir televizyoncunun yapacağı gibi, sıklıkla ‘Şeytanın Avukatı’ pozisyonunu alıyor (Aysever’in bunu zaman zaman konuğuna ve izleyicisine hatırlatmak zorunda kalması ne acı!) ve bu durum konuyu açıyor, gerekli diyalog gerilimini sağlıyor. Gelen konuk bir mevzuda “Şöyle diyorlar, böyle söyleniyor” dedi mi Aysever’in “Kim onlar, bunu kim söylüyor?” diye tak tak sormasını seviyorum. Soru ve cevapların -sıkı bir tenis maçındaki rallilerde olduğu gibi- hızlı hızlı gidip gelmesi sohbetin sarkmasını engelliyor.

Enver Aysever tiyatro kökenli, sosyoloji diplomalı, CHP’de aktif politika yapmış bir edebiyatçı ve sezdiğim kadarıyla, kendini en çok yazar olarak tanımlamayı seviyor ve roman sanatına özel bir anlam yüklüyor. Bu geniş spektrum gelen konuklara sorulan soruların ve genel olarak sohbetin niteliğini de arttırıyor. Bu bağlamda, Aysever, Rıza Çalımbay’la da çok akıcı bir sohbet gerçekleştiriyor, Hilmi Yavuz’la da. Aynı dalga boyunda bir ses yakalaması Hilal Kaplan’la* da mümkün olabiliyor, Binnur Kalkavan’la da. Ve programda, yaşadıkları mahallede dışlanan ‘trans bireyler’ de seslerini duyurabiliyor; tercihleri sebebiyle mesleğinden atılan kişiler de.     

Bunu ben demiyorum; programın netliğini zaman zaman katılan konuklar da teslim ediyor: Mesela, İhsan Eliaçık “En azından burada laptop yok, ne o öyle kardeşim adam senin yüzüne bakmıyor” şeklinde katıldığı diğer programlardan yakınırken, Salih Tuna “Çoğu zaman konuklar soruları yakar, sen buna izin vermiyorsun” derken, Atilla Kıyat “Eskiden hamama giren terler derlerdi, şimdiyse…’ diye programı överken ve Aysever’in bir cumartesi gecesi Cem Özer’e sorduğu bir soruya (bu tip programlarda konuk mu önemli, host mu?), birkaç akşam sonra Ahmet Vefik Alp dolaylı olarak yanıt verirken (Enver bey, sizi tebrik ederim, herkes böyle sorular sormuyor!) Sezar’ın hakkını Sezar’a veriyorlar. Ve takdir edersiniz ki bu ülkemizde pek sık gördüğümüz bir şey değil.     

Programı pek beğeniyoruz, bu anlaşıldı. Şimdi, dost bunu da söyler, diyerek eleştirilerimizi sıralayalım: Seçilen sorular; bazen -anlaşılır nedenlerle- hiç de aykırı olmayabiliyor (Bülent Arınç programı); bazen de tam tersi, ‘gereksizce’ aykırı olabiliyor (Seyfi Dursunoğlu’na Zeki Müren soruları). Kimi zaman da sorularımız dikkat çekici derecede manipülatif (İlber Ortaylı’ya üst üste Orhan Pamuk soruları) bir görünüm arz edebiliyor veya programın felsefesine pek de uygun düşmeyebiliyor (Nihat Doğan’a felsefe soruları!) Ama tüm bunlar haftanın 5 günü program yapan bir televizyoncuda hoş görülecek kusurcuklar kanımca, özelikle de televizyonlarımızdaki çorak ortam düşünülünce.   

Enver Aysever'in bir özelliği de sohbet esnasında o güne ait bir gazete haberine gönderme yapmak gerektiğinde o haberi yapan muhabirin ve gazetesinin adını özellikle söylemesi. Güzel bir şey bu, çünkü Türkiye'yi 'emeğe saygı karnesi' parlak olan ülkeler arasında sayamayacağımız gün gibi ortada. 

Yazının başında konuyu bir şekilde edebiyata bağlayacağımıza söz vermiş idik ve aslında bunu başlığımız vasıtasıyla kısmen de yapmış idik. Şimdi: Enver Aysever’in geçen yazın başında edebiyat üzerine yazdığı yazıları topladığı iki kitabı çıktı, ki isimleri ve dahi kitapların kapak resimleri aşağıdaki gibidir: 


*Bir akşam bir ‘twitter tanıdığım’ “E.Aysever, tokalaşacak mı bakalım, diyerek Hilal Kaplan’a elini uzattı, çok ucuz numaralar bunlar” mealinde bir tweet attı. Ben de, üzerime çok da vazifeymiş gibi, “Programı her akşam izleseydiniz o elin herkese uzatıldığını görürdünüz” dedim. Genelde son reklamdan sonra kanal değiştiriyormuş bu tanıdık. Uyarımdan sonra bu bölümleri internetten izlemiş ve haklı olduğumu görmüş. Çıkan sonuçlar: Bir; bütünü görmeden bir yargıya varmamalı. İki; Twitter o kadar da ‘baş belası’ bir şey değilmiş.



Hiç yorum yok: