7 Şubat 2014 Cuma

“BANA YAŞAMINDAN BİR ŞEYLER KAT”

     Kitap okumanın iç dünyamıza sağladığı katkılar ve Yazı’nın değiştirici / dönüştürücü gücü üzerine pek çok şey yazılıp çizilmiştir. Sinema sanatı da bu verimli konuya dair epey şey söylemiştir, söylemektedir.* Benim yenilerde izlediğim bir Fransız filmi olan Margueritte’le Öğleden Sonraları okuma sevgisini işleyen bu tip filmlerin belki de en iyi örneklerinden.


       Ben filmi izledikten sonra Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’nın ilk bölümlerini yeniden okudum. Bu, 95 yaşındaki Margueritte’in parkta genç arkadaşı Germain’e (kendisi ellilerindedir!) öğleden sonraları bir araya geldiklerinde okuduğu kitaplardan biri. Filmin üstteki afişinde de görüldüğü gibi, birbirini pek tanımayan iki kişi bir parkta oturup kitaplar ve hayat hakkında konuşuyorlar. Bu açıdan filmde işlenen ana izleğin insanlar arasında bağ kuran bir nesne olarak kitap olduğunu söyleyebiliriz. Ve oradan da belki aynı yoldan kişinin kendisiyle kurduğu bağa geçebiliriz. Yönetmen: Jean Becker. Yapım Yılı: 2010. Anlatımını okuma sevgisi ve okuyarak değişme temaları üzerine kuran filmin başrollerinde Gerard Depardieu ile Gisele Casadesus var. Diğer önemli roller kitaplar, sözlükler ve güvercinler arasında paylaşılmış!



Roman Gary’in otobiyografik eseri olan Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da yazar, annesinin kendisine beslediği yoğun sevgiyi ve ona duyduğu sonsuzu güveni anlatır. Bu sevginin çocukluğunu, hayatını nasıl şekillendirdiğini zaman zaman mizahi bir dil kullanarak işler. Öte yandan, filmdeki karakterimiz Germain, bu tip bir sevgiden hiç mi hiç nasibini almamış bir adam olarak yaralı çocukluğunun izlerini bugüne taşımıştır. Tahsili yarımdır, kitaplardan anlamaz. Okumakla falan pek işi yoktur. Ta ki bir öğleden sonra parkta güvercinlerin başında oturan Margueritte ile tanışana kadar. Aralarında kurulan ilk bağ Camus’nün  Veba’sıdır.


Bir gün Margueritte elinde bir sözlükle gelir parka. Artık yaşlandığı için yolculuklara çıkamadığını, ama sözlükler sayesinde kelime kelime seyahat edebildiğini söyler Germain’e. “Bazen bir labirentte kayboluruz. Durup düşünürüz” der. Genç arkadaşına hediye eder sözlüğü. Germain’in sözcüklerle imtihanı başlamış olur böylece.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, bir gün parkta kendisine bir kitap okunur ve Germain’in hayatı -hayatı olmasa da ona bakışı, onu yorumlayışı - değişir. Germain kitapların ve sözlüklerin yaşamına getirdiği açılımlardan ziyadesiyle memnundur. Tersi bir durumun bir mahrumiyet ve kuraklık hali olduğunun farkına varmıştır. Bu açıdan filmin sonundaki monolog pek anlamlıdır. Onu kaybediyor gibi olduğunda Germain, Marguirette’e “Daha gitme” der. “Henüz vaktin var. Gitme ve bana yaşamından bir şeyler daha kat.”


* Bu konuda kapsamlı ve geniş katılımla oluşturulmuş bir liste için: http://konserveruhlar.wordpress.com/2014/01/25/icinde-okumak-yazmak-gecen-filmler/




28 Ocak 2014 Salı

'SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM'

Kitaba kütüphanede denk geldi. Geç olsun da güç olmasın, diyerek onu da diğerlerinin arasına kattı. Her bir kitabın sırtını makineye tuttu, sırayla hepsini boydan boya kırmızı ışığa kestirip kütüphaneden dışarı uğradı. Gece yatmadan bir iki sayfa çevirdi; mavi bir otobüsün içinde uzak bir köye girdi. Otobüsü köye getiren Huvat başka bir zaman bir radyoyla çıkıp geldi, sonra daha başka bir zaman daha başka bir şey getirdi, köydeki herkesin yüreği ağzına fırladı. Roman Huvat’ın, karısı Atiye’nin, onların çocuklarının ve gelinlerinin ve damatlarının başından geçenlerin etrafında döndü, durdu.  Bir baştangeçen bitti öbürü başladı. Kitap birden fazla hikayeyi getirip, götürdü. Hiçbir hikaye / baştangeçten “ne oluyoruz” demedi, yaşandı, yaşandı. Yaşandıkça yazıldı, anlatıldı.



           Türk edebiyatındaki özgün yerini çoktan almış olan Sevgili Arsız Ölüm’ün yazarının arka kapağa kitapla ilgili olarak yazdığı bile ( benim elimdeki Adam Yayınları 1983 baskısı) romanın içindeki dilin /anlatımın kuvvetini bize hissettirmeye yetiyor. Latife Tekin arka kapak için, çoğu zaman yapıldığı gibi genel geçer övücü bir tanıtım yazısına razı olmamış, çocukluğunun bu romana nasıl bir çıkış noktası oluşturduğunu anlatan çok kısa ama çarpıcı bir metin yazmış. Bu yazı, romanda anlatılanların bir parçası, tamamlayıcısı omuş sanki.

         Genel kabule göre ‘konu’nun bir sanat yapıtında en az önemli şey olduğunu hatırlatıp romanın ne anlattığına bakarsak: Köyden göçmüş kalabalık bir aile büyük şehirde tutunmaya çalışmaktadır. Bu esnada işsizlik, büyüyen çocukların büyüyen sorunları, şehir hayatının zorlukları Huvat’la Atiye’nin belini bükmektedir. Sevgili Arsız Ölüm’ü farklı kılan şeyin bu çok bildik konusu değil kullandığı anlatım tekniği olduğunu artık sağır sultan bile biliyor. Şehirde işsiz kalınca yeşil kitaplara saran baba, aynaya bakıp bakıp 'ben aslında mühendis olmalıymışım' diyen işsiz büyük oğlan, kuşçu olmaya kafasını takıp evi sakalarla dolduran küçük oğlan, kuşkuotlarıyla dertleşen kız, kendisi hep hastalıklı olup ailesini diri tutmak için neler neler yapmayan anne ve dahası. Gerçeküstü öğeler, az bilinen ilginç deyimler –ki belki de zaten yoktular!-, güldürücü yakıştırmalarla bezeli romanın akıcılığını (ironik bir biçimde) nerdeyse tamamında aynı zaman kipini (yaptı, uğradı, duyurdu vb) kullanmış olmasından alıyor olması başlı başına bir başarı değil midir?

Dergilerde ve gazetelerin kitap eklerinde bir romanı veya bir öykü kitabını tanıtan / eleştiren yazıların bazen o kitaptan hiçbir alıntı yapmıyor olmalarını yadırgadığımı belirterek aşağıya Sevgili Arsız Ölüm’den bir paragraf alıyorum:

Dirmit başını cama dayayıp sessizce tulumbanın kuyruğunu sallamasını, ağzını aya dikip ulumasını seyretti. Seyrede seyrede yüreği taştı. Usulca kalkıp bahçeye indi. Tulumbanın başını başına dayadı. Onlar ağlarken ay tarlaların üstüne düşüp parçalandı, yıldızlar söndü.       

Bahsettiğim arka kapak yazısında "Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim' diyen Latife Tekin bu metnin sonunu şöyle bağlamış: “Keşke onu (bu romanı) daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle, daha erken yazabilseydim”

Geç olsun da güç olmasın, diyorum ben de.


12 Ocak 2014 Pazar

RÜYA YAPIP SEYRETTİM!


“Ne diyo biliyo musun?” Benim de son zamanlarda Nilay’dan sıklıkla duyduğum bu soruyu  sanırım bu yaş kuşağında çocuğu olan bütün anne babalar ara ara birbirlerine soruyorlar. Bir sorudan çok bir açılış cümlesi bu. Nilay ben akşam eve geldiğimde veya gün içinde telefonla konuşurken ilginç ve komik bulduğu Aras cümlelerini bana aktarmaya başlamadan önce bir durup soruyor: “Bugün oğlun ne dedi, biliyor musun?” 

Belki ilginç ve komik değil çoğu ama biz anne babalar çocuklarımızda boncuk bulmaya pek eğilimli olduğumuz için bu laflara şaşar dururuz. Bir anaokul çocuğu somut dünyayı daha çok kavramaya başladığından ve bu dünyanın içindeki bazı soyut şeyleri de anlama gayreti içinde olduğundan kafasında bir şeyleri oturtmaya çalışır. Sonuçta siz kucağınızda şunları bulursunuz:  Tuhaf durum tespitleri, aslında kendi içinde bir mantığı olan saçma sorular, bir şeyleri anlamlandırma çabaları, başka bazı alakasız şeyleri birleştirme gayretleri ve kavramları öyle kafaya göre kavrama durumları…  

Hafta sonları da çok erken kalkan Aras bizi de uyandırmadan edemez. Geçen cumartesi sabahı tenise gitmek için kurduğum saat çalınca gözümü açtım ve Aras’ı yanımda buldum. Annesiyle aramıza uzanmıştı ve her zamanki gibi seri bir şekilde konuşmaya başlamak için ufak bir işaret bekliyordu. “Sen ne zaman geldin?” dedim ona uykulu bir şekilde. Yüzümü yıkamam ve raketimi bulmam gerekiyordu. “Ee geldim işte,” dedi. Ben kalkarken annesine ‘durumu’ anlatmaya başladı. Kulak verdim: “Anne, siz yatarken geldim yanınıza yattım. Siz uyanmayın diye gözlerimi kapadım. Sonra bir tane rüya yapıp seyrettim. İçimden. Siz uyuyordunuz. Sonra o bitince başka rüyaya geçtim." “Allah Allah” dedi Nilay  “Senin böyle özelliklerin mi var?”

Yaklaşık üç saat sonra kahvaltı masasında konuyu yeniden açtım. Bana 'beyninin içindeki çizgi filmden' bahsetti bu kez. Ama ben sabahın o saatindeki anlatımını daha çok sevmiştim. Sonuçta çocuk / büyük pek fark etmiyordu. Aras'ın söylediği şey bir insanlık haline işaret ediyordu. Nasıl derler? "İnsanlık kadar eski!" 

Bu dünyada kim gece uykuda gördükleri dışında bazı rüyaları da kendisi yapmıyor, sonra onları günlerce, hatta yıllarca umutla seyretmiyor? 









23 Aralık 2013 Pazartesi

Birimiz Hızla Büyür Diğerimiz Yavaşça Yaşlanırken Oldu Her Şey

Aras bebekti. Sekiz aylık falan. Yanına gidince kendime geliyordum. Birlikte yerlerde yuvarlanıyor, emekliyor, oynuyorduk. Bir gün koltukaltlarından tutup onu havaya kaldırdım. “Ben seni rüyamda görmüştüm, biliyor musun?” dedim, “sen daha doğmadan önce yani”. Doğal olarak ne Rüya’yı anladı Aras bebek ne Gördüm’ü ne de Doğmadan Önce’yi. Öyle gözlerini kırpıştırıp baktı sadece.

İlerleyen zamanlarda bu oyunu- oyun denirse buna- birkaç kez daha tekrar ettim. Tabii şu an hatırlamıyorum, ne zamandı bunlar. Aras belki iki yaşına varmamıştı daha, belki de üç yaşını yeni geçmişti. Belki bir kış günüydü, kar vardı dışarıda ya da ne bileyim belki bir bahçede, yıldızlı bir gökyüzünün altındaydık. Ne zamandı? Bilemem. Birimiz hızla büyür diğerimiz yavaşça yaşlanırken oldu her şey. ‘Rüya’ demiştim ona yine. Ses yok. ‘Sen daha doğmamıştın’. Ses?

Geçenlerde uykudan önce (beş yaşın içindeyiz an itibariyle) iki kısa masal okudum Aras'a. Birini o seçti birini ben. Kitaptaki her masalın başında o masalda işlenilen mesaj belirtilmiş. Onun masalının konusu sabırlı olmaktı, benimkisinin de yardımseverlik. Aras masalları dinledi, dinledi... Okumam bitince ışığı kapatıp yanına uzandım. Koyu karanlıkta bir süre bakıştık. Sonra yine aynı şeyi yaptım: “Ben seni rüyamda gördüm biliyor musun", dedim. "Hem sen daha doğmamıştın.” Bu kez meraklandı: “Nasıl yani?”, dedi. “Bilmem ki” dedim “Görüverdim öyle işte.” “Hayır”, dedi kızgınlıkla, uykusu geliyordu artık: “Ben nasıldım yani, onu soruyorum?”

Karanlığın içinde azıcık gerileyip baktım yüzüne:
“Yani böyle bir şeydi işte…” dedim.  “Beyaz yüzlü, güler yüzlü bir oğlan çocuğu.Işıklı.
Kısa bir an düşündü Aras, “Güzelmiş” dedi.
Başkaca bir şey konuşmadık. Rüya bahsi burada kapandı. Az sonra göz kapaklarının ağırlaştığını gördüm. Karanlık o kadar koyu değildi artık.

   

8 Aralık 2013 Pazar

MEMLEKET VE KİTABEVİ

Necati Mert’in son kitabı Memleket Kitabevi’ni 25 Kasım’da, yani Öğretmenler Günü’nden bir gün sonra aldım. Kitabın başındaki, kabaca ‘70’li yılların ideolojik ortamında öğretmen olmak’ şeklinde adlandırabileceğim bölümleri zevkle -ve biraz da bugünün dünyasıyla karşılaştırarak- okudum. Doğrusu, birinci bölümde anlatılanlar (bir öğretmen yazarın zoraki kitapçıya dönüşmesinin hikayesi) kitabın sonraki bölümleri için de zevkli ve ilginç bir okuma vaat ediyordu.

‘Hikâyem Adapazarı’
Bir söyleşi tadında yazılmış Memleket Kitabevi. Necati Mert, kamuoyunda daha çok yetiştirdiği futbol şöhretleriyle bilinen bir şehrin, Sakarya’nın, kendi deyimiyle uzun süre ‘sükut suikastına’ maruz kalmış edebiyatçısı. Bir hikâyeci. Bilenler bilir, Adapazarı Havuzlu Çarşı’da Gelişim adında bir kitabevi var Necati Mert’in ve 40 yıllık bir esnaf olarak da insana dair pek çok hikâyesi. Mert, kitabevi sahibi ve yazar kimlikleriyle kişisel öyküsünü anlatırken şehrin ve ülkenin tarihine de kayıtlar düşüyor. Şurası net : ‘Kitap’ bir nesne ve imge olarak tam merkezinde olmuş bu hayatın. Bu tarafta bir alım satım meselesi var: Ders kitapları, ansiklopedi satışları, bitmek bilmez yayıncı, toptancı arayışları, dağıtımcılar. Öte taraftaysa, daha derinde, bir yaratma / üretme meselesi duruyor: Öyküler, edebiyat dergileri, Adapazarı üzerine yazılan denemeler.

Kitabı okurken Havuzlu Çarşı’daki kitabevinin müdavimlerinden biri oluyorsunuz siz de. Çaylar ‘orta demlikten’ gelmiş gibi keyiflisiniz. Çok hızlı ve sert geçen yakın tarihin içinde sakince ilerliyorsunuz. 70’lerdeki ‘Öğretmen Hareketi’, Milliyetçi Cephe’li, sonra Özal’lı yıllar, Refah Partisinin yükselişi, deprem ve çadırda geçen günler. Türkiye’yi Adapazarı’ndan okumak, Çark Caddesini, Bulvarı bir de kitap sayfalarında dolaşmak hoş oluyor. 

Pasajımdan İnsan Manzaraları 
Esnaf olup da çeşit çeşit insana denk gelmemek olur mu! Dükkan aynı zamanda bir sohbet, bir fikir alışverişi meydanı. Devamlı gelen dostlar, zamanla değişen müdavimler var. Burada sanat ve edebiyat üzerine konuşulur, siyaset ve askeri vesayet hakkında fikirler serdedilir, sonra eğitim politikaları var, şehrin sanayileşmesi var, 11 Eylül ve 'Ne olacak bu dünyanın hali?' var... Ya müşteriler? Necati Mert esnaflık hayatında her türlüsünü görür. Kitap bu açıdan gayet zengin. Kimi bölümlerde sizi gülümseten huysuz bir mizah da cabası. Kimler yok ki Havuzlu Çarşı’da: Havuzdaki suda önce süpürgesini sonra kirazını yıkayanlar, dantele fotokopi çektirmek isteyenler, kitapçıda varis çorabı arayanlar, kapıda durup silme kitap dolu dükkana bakarak ‘Kitap var mı?’ diye soranlar ve çocuğuna kitap almaya gelip de onun kaçıncı sınıfta olduğunu bilmeyenler.

Yazıyla İşimiz
Bir bölümde geçip giden mesleklere yanıyor Necati Mert. Daha doğrusu oradan buraya yazılı kültür aktarımının hiç olmaması dertlendirir yazarı. Bu bölümde insanımızın yazıyla imtihanını ve kendi kitapçılık mesleğinin geleceğini deşer biraz da. E, e-kitap iyice geliyor gibidir. Yoksa kitapları ve kitapçıları da mı benzer bir son beklemektedir?

               Hay Allah! Yakında temelli gidecek bir işin bizim dükkândaki kırk yıllık hikâyesini anlatmaya kalkmışım heyecanla. Vaz mı geçsem? Gitmiş mesleklerden hikâyeler olsaydı elimizde, Bellini’nin Fatih portresi kadar kıymetli olurdu bugün. Vazgeçmem. Vaktiyle gidenler: Ellerinde havanları ve tokmaklarıyla mualiçler, gür sesli muadiler yani tellallar, kılı kıla katan çulcu esnafı mutaflar, süslü gümüş ustaları savatçılar, semer yapanlar, ayna yapanlar, perdah yapanlar, tabak dediğimiz deri dövücüler… envaitürlü zanaatkar, imalatçı, tamirci ve esnaf uğraşlarının geçici olduğunu görüp mü yazmadılar? Hayır, yazmak yok geleneğimizde. Yazmak, kişinin hele yapıp ettiğini yazması ayıp mı sayılıyor ne? Oysa gidici olduklarını görmüşlerse de yazmalıydılar. Yazsalardı o insanlar -evet- kendilerini fakat aslında memleketlerini anlatmış olurlardı. Memleket anlatılır. Şu kırk yıl içinde memleketin gördüğü her şeyi kitabevim de gördü. Yoksa adını Gelişim değil de Memleket Kitabevi mi koyaydım. (sf 70 / 71)     

Dedik ya, futbolcularımız ünlüdür; ama bu şehrin Sait Faik'in yanı sıra başka değerli edebiyatçıları da vardır. Onlar, yani Necati Mert, Kerim Korcan ve Faik Baysal işte burada, Memleket Kitabevi'ndeler.

Bir başka deyişle size bir kitabevi kadar yakınlar!   






30 Kasım 2013 Cumartesi

OKUMAK, BİR KUYUYA İNMEK...

Thomas Bernhard ve Okumanın Katmanları Üzerine Bir Deneme Denemesi

Dikkatinizi çekmiştir, ‘okumak’ fiilinin şu kullanımı son zamanlarda iyice yaygınlaştı: “İktidar bunu doğru okuyamadı” veya “Efendim, benim okumama göre, şimdi bu gençler…". Bu kullanımı sevmeyenler var, eleştiriyorlar; olabilir, ama sözcükler ferman dinler mi ? Dolaşımı yönlendirme, yeni sözcükleri dile kazandırma çabaları hep olmuştur. Mesela, Samih Rifat "Ben tayyareye binerim ama 'uçak' yazarım" demiştir. Ne var ki her zaman işe yaramaz bu çabalar; dedik ya, beğenilen kalacaktır. Biz bu yazıda okumak ediminin bildiğimiz anlamına değineceğiz: Bir yazıyı okumak yani, daha ziyade edebi bir metni, bir romanı, öyküyü, şiiri:

Okumak, bir kuyuya inmek gibi. Zihnin yoğunlaşması ama bir yandan da harekete geçmesi. Yeni ruh halinizle tanışın! Amras-Watten’i okuyorum bugünlerde. Amras tamam, fakat Watten‘de zorlanıyorum, ‘oynamak’ kolay değil çünkü bu oyunu. Yine de bazı bölümler çok hoşuma gidiyor, oraları okurken düşüncelerim birbirine dolanıyor. Bir örtüklük, bir bulanıklık var, işte aslında bu bulanıklık gerek insana, dedirten. Thomas Bernhard’ı Selçuk Altun önermiştir yazılarında (önerdiği daha pek çok şeyin arasında). Watten’de zihin saflığı, tabiatın her şeyi sadeleştirmesi ve varlık üzerine yazılmış satırların altını çiziyorum.     

Okumak, bir aşkın içinde olmak gibi. Geçici mi, kalıcı mı bilemem. Zihin biçim ve içerik değiştiriyor. Edip Cansever o meşhur dizelerinde “Aşk iyidir bak /  Duyumunu arttırır insanın” demiştir. Okumak da öyle işte. Bir kuyuya indiriyor beni okuduklarım ve orası benim hafızam. Çocukluk günlerim geliyor aklıma, sonra okul günlerim ve sonra ne çocuk ne de okulda olduğum günler. Okumak bir kazı yapmak gibi. Ve bu kazının sonucu, çoğu durumda, - hele eğer sizin de yazmak gibi bir derdiniz varsa- oturup bir şeyler karalamak istemeniz oluyor. Bir şeyler okurken, aklınıza yazacağınız / yazabileceğiniz şeylerin gelmesi ne anlama geliyor?  

Amras'ın bittiği yerde, Watten başlamadan hemen önceki bir buçuk sayfaya notlar alıyorum. Belki aylar sonra tekrar bakacağım bu notlarda -yine belki- bir çekirdek, bir tohum bulacağım. Kitabı okurken hatırladıklarımı hatırlayacağım. Tüm bunlar beni başka metinlere götürecek.Ve başka yazılara.

Okumak, kendine dönmesi insanın…


11 Kasım 2013 Pazartesi

NABOKOV’UN KALECİSİ


Bir meslek olarak futbol kaleciliği edebiyatın konusu olabilir mi? Bir kalecinin işini yapış şekli yazınsal bir düzlemde ne kadar anlatılabilir? Edebiyata pek sıcak bakmayanlar, bu sanatla aralarına koydukları mesafeyi açıklarken okudukları metinlerde gördükleri zorlama sözcük oyunlarına, ağdalı cümlelere ve uzun betimlemelere işaret ediyorlar. Doğrusu, edebiyat deyince ülkemizde pek çok kişinin aklına sadece romantik günbatımı tasvirleri, içinde pek de anlam barındırmayan yorucu cümleler ya da deriiin psikolojik tahliller geliyor ve dudaklar hemen bükülüyor. Belki raflarda bu durumu haklı çıkaracak, bu kötü şöhretin (bana edebiyat yapma!) bir şekilde sürmesini sağlayan pek çok kitap olduğu da doğrudur. İyi ama gene de soralım: Yazı bundan mı ibarettir?  Kapsamı hep böyle dar, biçimi her zaman tekdüze?

Şimdi, tekrar kaleye geçecek olursak: Vladimir Nabokov’un öykülerini romanlarından daha çok severim ama onun ara sıra açıp karıştırdığım kitabı Konuş, Hafıza (Speak, Memory) adını verdiği otobiyografisidir. Nabokov’un cümleleri kısa yoldan gitmeyi pek sevmez, ama, nasıl  oluyorsa, bir karışıklık da yaratmaz bu durum; aksine öyle fazlaca tekrara düşmeyen bir melodi içinde akarlar. Sanırım Dehşet isimli öyküsünde anlatıcının hayranlık duyduğu kadını anlatırken kullandığı ‘gündelik berraklık’ ve ‘yumuşak sadelik’ ifadelerini onun metinlerinin dokusunu anlatmak için de kullanabilirim. Yukarıda anlatmaya çalıştığım yapaylığı burada göremezsiniz. Bir Yazar’la karşı karşıya olduğunuzu bilirsiniz. Konuş, Hafıza’da benim pek sevdiğim, İngiltere’deki gençlik yıllarını anlattığı bölümde futbol kaleciliğini bir kimlik gibi sunduğu paragraf şöyledir  (İletişim Yay. Sf 264) :

Cambridge’te oynadığım oyunlar arasında futbol, hayli karmaşık bir dönemin ortasındaki rüzgârlı bir açıklık gibiydi. Kalede durmaya bayılıyordum. Rusya’da ve Latin ülkelerinde, bu yiğitçe sanatın çevresinde her zaman büyülü bir hale olmuştur. Mesafeli, yalnız, dingin, eşi menendi bulunmayan kaleci sokaklarda yürürken, küçük çocuklar hayranlıkla onun ardı sıra giderler. Matadorlar ve savaş pilotları kadar el üstünde tutulurlar. Süveteri, sivri şapkası, dizlikleri, şortunun arka cebinden sarkan eldivenleri onu takımın geri kalanından ayırır. Kaleci yalnız kartal, gizemlerin adamı, kalan son müdafaacıdır. Fotoğrafçılar onun gösterişli şekilde dalışa geçerek, alçaktan yıldırım hızıyla gelen şutu parmak uçlarıyla kale ağzından çıkarışını tespit etmek için bir dizleri üzerinde saygıyla eğilirler; o başarıyla koruduğu kalesinin önünde boylu boyunca yere uzanmış olarak bir anlığına beklerken, stadyumdan takdir dolu bir uğultu yükselir.

Her şeyin Yazı’nın konusu olabileceğini ve bu konunun da akıcı, eğretilikten uzak ve lüzumsuzca şişirilmemiş bir dille aktarılabileceğini gösteren, kendi içinde ‘tadı’ olan bir metin bu. Edebiyat sanatına sıcak bakan bakmayan herkesin içini ısıtacak güçte!

Otobiyografisinin ikinci cildini tamamlayamamış Nabokov, ömrü vefa etmemiş buna. Enis Batur’dan (yine yazı yoluyla) öğrendiğimize göre çıksaymış, bu kitabın ismi de Speak On, Memory (Konuşmaya Devam Et, Hafıza) olacakmış. Mantıklı ve muzip bir seçim. Tam Nabokovca. Ama ben şu yukarıdaki, kaleciyle ilgili alıntıyı tekrar okuyunca ikinci cildin ismi The Show Must Go On da olabilirmiş, diye düşünüyorum.

30 Ekim 2013 Çarşamba

HAVUZ KURMACASI

       Çocuk havuzdan çıkınca kurulanırken şöyle dedi:
      — Baba, ben eve gidince kitap hazırlayacağım.
      — Nasıl kitap, dedi adam. Çocuğun bu soruya verdiği yanıt alışılmış kısalıktaydı.
      —Kitap işte.
    Adam başka bir soruya gerek duymadı. Oğlanın bir konuda konuşma hevesi varsa zaten onu kimse durduramazdı! Saçını kuruladı ve mayosunu çıkarıp giyinmesine yardım etti.  Bu arada ikisi de düşündü. Çocuk hazırlayacağı kitabı düşündü; adam da çocuğun ne düşündüğünü düşündü. En son artık ayakkabılarını giyerken “Şöyle olacak” dedi oğlan:
      —Çocuk, havuzda bir köpek balığı olacağını düşünmüştü. Fakat havuza girince bunun olmadığını gördü.
         —Hım, dedi adam İlginç bir konusu var gibi görünüyor bu kitabın.
      —Evet, ilginç. Hem de heyecanlı, dedi çocuk. Sonra ekledi: Baba, ben bugün çok eğlendim havuzda.
       —Sevindim bak buna, diye yanıt verdi adam. Şu Arı Mayo’nun suyunu sıkalım da, çantaya öyle koyalım.
      —Aynen, dedi çocuk. Bu, son zamanlarda en çok kullandığı sözcüktü. Diğer sözcükler gibi bunu da büyüklerden öğrenmişti. Babasından, annesinden, öğretmeninden. Belki de Bilgecan Dede'den! 
       Ona kapıyı tutan babasının kolunun altından gözle görülür bir güven duygusuyla geçerek soyunma odasından çıkarken
        —Baba, dedi oğlan yine ‘Aynen’ demek ‘Sana katılıyorum’ demek.
         —Öyle mi?dedi babası.
        
         Binadan çıkıp kendilerini güneşin ısıttığı avluya attıklarında adam “Şimdi sıra bende” dedi.
        —Ne sırası? dedi çocuk
        —Hikaye yazma sırası…
     Adam oğlunun az önceki havuz hikayesine bir karşılık vermesi gerektiğini düşünmüştü. Ne de olsa ailede bir yazar olmaya en yakın kişi oydu!
         —Hadi, dedi çocuk heyecanla

     Bahçe kapısından çıkıp az ötedeki arabaya doğru yöneldiler. Adam tam karşıdan gelen güneş ışınlarının sıcaklığından memnundu. Güneş gözlüğünü evde unutmuştu. Şöyle başladı: 
            Caillou ve babası yine bir havuz gününün sonuna gelmişlerdi…
     Çocuk bir oyunun içinde olduğunu anladı, başını kaldırıp babasına baktı ve gözlerini kısarak gülümsedi.  Caillou onun eski arkadaşıydı ve işte babası onu da havuza getirmişti! 
Sonra devam etti adam:
         — Caillou o gün havuza pek de isteyerek gelmemişti; ama suya biraz alışınca yüzmenin ne kadar faydalı bir spor olduğunu anladı. Artık havuzda çok eğleniyordu. Üstelik babası da son beş dakikada havuza geliyordu ve Caillou babasına o gün neler öğrendiğini gösteriyordu.
            —Evet, dedi çocuk sevinçle. Evet aynen böyle oldu, demek ister gibiydi.        
           Adam arabada oğlanın kemerini bağlarken bir cümle daha ekledi bu ‘özgün’ hikayeye:
Babası arabada Caillou’nun kemerini bağlarken sordu. Nasıl eğlendin mi bugün bakalım havuzda?
           —Eğlendim, yess!diye atıldı çocuk.
          —Sana ne oluyor? diye takıldı adam oğluna. Birlikte güldüler. Sonra eve gittiler.

           Ertesi hafta yine aynı saatlerde havuz sonrası aynı bahçede yürürken çocuk başladı bu kez:     
Caillou ve babası bir havuz gününün daha sonuna gelmişlerdi
Sonra muzip bir şekilde babasına baktı. Belli ki bu oyunu sevmişti.

10 Ekim 2013 Perşembe

HER ŞEYİN BİR GÜNDE DEĞİŞEBİLECEĞİ


Size romanın konusunu anlatmayayım; karakterlerinden bahsedeyim biraz, zira burası Hindistan, dünyanın ikinci en kalabalık ülkesi ve –Marquez’in Maconda’sındaki kadar olmasa da- kalabalık bir ailenin öyküsü bu. Arundhati Roy’un 1997 Booker ödüllü kitabı Küçük Şeylerin Tanrısı, sakin ve gizemli bir şekilde ilerleyen bir roman. Roy’un sarsıcı ve lezzetli bir anlatım dili var. Anlattığı aile Ayemenem adında küçük bir yerde yaşıyor. Orta ölçekte bir fabrikaları, büyük ölçekte sorunları var. Ve evet, aile kalabalık, ama herkes bir diğerinin neresinin acıyacağını iyi biliyor: 

Bebek Kochama, mesela, bir bebek değil; koca bir kadın. Estha ve Rahel’in büyük halaları, ikizlerin yani. Onların çocukluğunda geçiyor olay, ama yıllar sonradan sesleniyor yazar bize, ikisi de artık büyümüşken ve ayrı yaşamlar sürerken. Sophie Mol ikizlerin kuzeni, İngiltere’de annesiyle yaşıyor. Şimdi, gelişmelerin neticesinde Sophie Mol’un öldüğünü söylemem, yazar bunu daha kitabın başında zaten yaptığı için, sorun olmayacaktır. Zaten Küçük Şeylerin Tanrısı’nın farkı da burada: Roman on yıllara yayılan esrarlı bir öyküye ve yerinde geri dönüşlerle sizi sarmalayan bir kurguya sahip:

Pratik açıdan, her şeyin Sophie Mol'un Ayemenem’e geldiği gün başladığı da söylenebilir. Belki her şeyin bir günde değişebileceği de doğrudur. Bir kaç saatin, koca bir ömrün gidişini etkileyebileceği. Böyle olunca da o birkaç saat, yanan bir evden arta kalan şeyler gibi - kömürleşmiş saat, alevlerin yaladığı fotoğraf, kavrulmuş mobilyalar- yıkıntıların arasından kurtarılıp incelenmelidir. Korunmalıdır. Açıklanmalıdır… Yine de, her şeyin Sophie Mol'un Ayemenem’e geldiği gün başladığını söylemek, bakış açılarından yalnızca bir tanesidir.

Papachi derler, çocukların büyükbabası ve Mamachi, anneanne.  İkisinin de hayatları ayrı bir roman olur, hele Ammu’nun başına gelenlerden sonra. Evin kızıdır Ammu, ikizlerin annesi ve hikâyenin çıkış noktası onun yaşadıklarıdır. Arka kapaktaki tanıtım yazısında bahsedilen ‘sonu olmayan’ aşkta ‘küçük şeylerle’ yetinmek zorundadır. Çünkü ‘kimin, ne kadar sevileceğini belirleyen yasalar’ vardır dünyada... Ve ne nasıl sevileceğini. Ammu çiğnemiştir bu yasaları.

Ve Velutha. Bir Paravan. Yani, Dokunulmazlardan. Bu dünyada ait olduğu yer en alt ka(s)ttır. E, burası Hindistan, dünyanın ikinci en kalabalık ülkesi, ve bilirsiniz, bir yerde sayısı artarsa insanların sınıflara koyarlar birbirlerini hemen, ayırırlar. Pek maharetlidir bunda insan.

Mammachi Esta ile Rahel’e, genç kızlığında, Paravanların ellerinde bir süpürgeyle geri geri sürünmelerinin ve kendi ayak izlerini silmelerinin istendiği günler olduğunu hatırladığını anlattı; bunun nedeni Brahmanların ya da Süryanilerin yanlışlıkla bu ayak izlerine basıp kendilerini pisletmemeleriydi. Mammachi’nin gençliğinde öteki Dokunulmazlar gibi Paravanların da halka açık yerlerde yürümelerine, belden yukarısını örtmelerine, şemsiye taşımalarına izin verilmezdi.

Sonra Chacko var. İkizlerin dayısı ve Sophie Mol’un babası. İngiltere’de Oxford’da okuyor sonra gelip babasının fabrikasının başına geçiyor: Cennet Turşuları. Pek de iyi işletemediği bu fabrikanın patronluğu ile Marksist düşünce arasında sıkışmış kalmış. Bir yıl sürüyor Margaret’la evliliği. Bebeği henüz yaşına varmadan ayrılıyorlar. Arundathi Roy, Chacku’nun boşanma öncesi bir gece kızını uyurken seyredişini ve yüz hatlarını ezberine almaya çalışmasını çok güzel anlatıyor. Benim son olarak alıntı yapacağım kısım bu değil ama; Anglofillikle ilgili olan bölüm ( Anglofil: İngilizlere meyilli, hayran):

Chacko çocuklara, kendisi bundan ne kadar nefret etse de, hepsinin de Anglofil olduğunu açıkladı. Anglofillerden oluşan bir aileydiler. Yanlış yöne götürülmüşler, kendi tarihlerinin dışında kapana kısılmışlardı; ayak izleri silindiğinden onları izleyip geriye dönemiyorlardı. Çocuklara, Tarih’in gecenin içindeki eski bir ev gibi olduğunu söyledi. Bütün ışıkları yanan. İçinde ataların fısıldaştığı.

Ne zamandır iyi bir roman okumadım, diyorsanız eğer




19 Eylül 2013 Perşembe

AYKIRI SORULAR NE OLMALI?

Ocak ayının soğuk akşamları. Aras’ın babaannesinde kaldığı günler. Mehmet Ali Birand birkaç gün önce vefat etmiş ve televizyonlarda her akşam Birand konuşuluyor. Onun televizyon gazeteciliğine katkıları, getirdiği yenilikler anlatılıyor. Aras dayanamayıp soruyor: “Babaanne, bu adam kim?” “O bir televizyoncu, oğlum” diyor annem. “Geçen gün öldü ya, onun hakkında konuşuyorlar” Annemim anlatışı, Aras dudak büküyor bu yanıta ve “Keşke arka sokaklar ölseydi” diyor! “Kim, kim?” diyor annem şaşkınlıkla.

Gerçek, annemin Nilay’la yaptığı telefon konuşmasında ortaya çıkıyor. “Arka sokaklar dememiştir o anne,” diye açıklıyor Nilay: “Aykırı Sorular demiştir.” Aras’ın artikülâsyonunda l’ler kısmen, r’lerse oldukça sorunlu. Bu, onun konuşmasını çoğu zaman komik, kimi zaman da anlaşılmaz kılıyor. Ve dahası, Aras altta fotoğrafını gördüğünüz Enver Aysever’in adını nicedir Aykırı Sorular diye biliyor!


‘Televizyona methiye’ Elmanın İçi’ni yakından takip edenler için biraz uzak bir yazı konusu gibi görünebilir ama merak etmesinler; biz bu mevzuyu da edebiyata bağlamayı biliriz! Aykırı Sorular son dönemde öne çıkan televizyon ‘iş’lerinden biri ve gerçekten de Enver Aysever’in yüzü geçen kış ve yazın büyük bölümünde -Aras’ı bezdirecek kadar- çok göründü bizim evde. (Saat 20.45 Aykırı Sorular saatindeyiz!) Kanallarımızın hali, malum! Aynı şeyi düşünen ve onu benzer bir hararetle savunan dört kişinin yan yana oturup birbirini ağırladığı programların çoğaldığı bir ortamda farklı soruların net bir şekilde sorulduğu bir programın olması hoşuma gidiyor. Konuğunun karşısında Enver Aysever, ideal bir televizyoncunun yapacağı gibi, sıklıkla ‘Şeytanın Avukatı’ pozisyonunu alıyor (Aysever’in bunu zaman zaman konuğuna ve izleyicisine hatırlatmak zorunda kalması ne acı!) ve bu durum konuyu açıyor, gerekli diyalog gerilimini sağlıyor. Gelen konuk bir mevzuda “Şöyle diyorlar, böyle söyleniyor” dedi mi Aysever’in “Kim onlar, bunu kim söylüyor?” diye tak tak sormasını seviyorum. Soru ve cevapların -sıkı bir tenis maçındaki rallilerde olduğu gibi- hızlı hızlı gidip gelmesi sohbetin sarkmasını engelliyor.

Enver Aysever tiyatro kökenli, sosyoloji diplomalı, CHP’de aktif politika yapmış bir edebiyatçı ve sezdiğim kadarıyla, kendini en çok yazar olarak tanımlamayı seviyor ve roman sanatına özel bir anlam yüklüyor. Bu geniş spektrum gelen konuklara sorulan soruların ve genel olarak sohbetin niteliğini de arttırıyor. Bu bağlamda, Aysever, Rıza Çalımbay’la da çok akıcı bir sohbet gerçekleştiriyor, Hilmi Yavuz’la da. Aynı dalga boyunda bir ses yakalaması Hilal Kaplan’la* da mümkün olabiliyor, Binnur Kalkavan’la da. Ve programda, yaşadıkları mahallede dışlanan ‘trans bireyler’ de seslerini duyurabiliyor; tercihleri sebebiyle mesleğinden atılan kişiler de.     

Bunu ben demiyorum; programın netliğini zaman zaman katılan konuklar da teslim ediyor: Mesela, İhsan Eliaçık “En azından burada laptop yok, ne o öyle kardeşim adam senin yüzüne bakmıyor” şeklinde katıldığı diğer programlardan yakınırken, Salih Tuna “Çoğu zaman konuklar soruları yakar, sen buna izin vermiyorsun” derken, Atilla Kıyat “Eskiden hamama giren terler derlerdi, şimdiyse…’ diye programı överken ve Aysever’in bir cumartesi gecesi Cem Özer’e sorduğu bir soruya (bu tip programlarda konuk mu önemli, host mu?), birkaç akşam sonra Ahmet Vefik Alp dolaylı olarak yanıt verirken (Enver bey, sizi tebrik ederim, herkes böyle sorular sormuyor!) Sezar’ın hakkını Sezar’a veriyorlar. Ve takdir edersiniz ki bu ülkemizde pek sık gördüğümüz bir şey değil.     

Programı pek beğeniyoruz, bu anlaşıldı. Şimdi, dost bunu da söyler, diyerek eleştirilerimizi sıralayalım: Seçilen sorular; bazen -anlaşılır nedenlerle- hiç de aykırı olmayabiliyor (Bülent Arınç programı); bazen de tam tersi, ‘gereksizce’ aykırı olabiliyor (Seyfi Dursunoğlu’na Zeki Müren soruları). Kimi zaman da sorularımız dikkat çekici derecede manipülatif (İlber Ortaylı’ya üst üste Orhan Pamuk soruları) bir görünüm arz edebiliyor veya programın felsefesine pek de uygun düşmeyebiliyor (Nihat Doğan’a felsefe soruları!) Ama tüm bunlar haftanın 5 günü program yapan bir televizyoncuda hoş görülecek kusurcuklar kanımca, özelikle de televizyonlarımızdaki çorak ortam düşünülünce.   

Enver Aysever'in bir özelliği de sohbet esnasında o güne ait bir gazete haberine gönderme yapmak gerektiğinde o haberi yapan muhabirin ve gazetesinin adını özellikle söylemesi. Güzel bir şey bu, çünkü Türkiye'yi 'emeğe saygı karnesi' parlak olan ülkeler arasında sayamayacağımız gün gibi ortada. 

Yazının başında konuyu bir şekilde edebiyata bağlayacağımıza söz vermiş idik ve aslında bunu başlığımız vasıtasıyla kısmen de yapmış idik. Şimdi: Enver Aysever’in geçen yazın başında edebiyat üzerine yazdığı yazıları topladığı iki kitabı çıktı, ki isimleri ve dahi kitapların kapak resimleri aşağıdaki gibidir: 


*Bir akşam bir ‘twitter tanıdığım’ “E.Aysever, tokalaşacak mı bakalım, diyerek Hilal Kaplan’a elini uzattı, çok ucuz numaralar bunlar” mealinde bir tweet attı. Ben de, üzerime çok da vazifeymiş gibi, “Programı her akşam izleseydiniz o elin herkese uzatıldığını görürdünüz” dedim. Genelde son reklamdan sonra kanal değiştiriyormuş bu tanıdık. Uyarımdan sonra bu bölümleri internetten izlemiş ve haklı olduğumu görmüş. Çıkan sonuçlar: Bir; bütünü görmeden bir yargıya varmamalı. İki; Twitter o kadar da ‘baş belası’ bir şey değilmiş.



11 Eylül 2013 Çarşamba

YANIMDA YÜRÜYEN ÇOCUK

Erkek çocukların sevgilerini göstermede kızlar kadar cömert olmadıkları hep söylenir. Hatta kız babası olmanın ayrıcalıklı bir durum olduğunu anlatan (ata)sözlerimiz bile var. Aras artık  anaokulu çağına geldi ve bazen yolda yanımda veya hemen önümde yürürken onun artık kendi dünyasını kurmuş olduğunu hissediyorum. Ve kendi dünyasına dalmış olduğunu. Kafasını öne eğmiş yanımda sessizce yürürken.

Geçen gün okuldan döndüğümde sitenin ortasında durup karşıda iki evin arasında oynayan çocukların arasında gördüm Aras'ı. Bir an orada dikilip onlara baktım. Az sonra o da beni gördü ve gülümseyerek el salladı. Tuhaftı. Bu ilk defa oluyordu. Normalde alışık olduğum durum şöyledir: Uzun bir günün sonunda Aras beni uzaktan görünce 'Babam geldi, babam!' diye çığlık atar ve bir koşu gelir. Diz çöküp kollarımı iki yana açar ve onun üstüme atlamasını beklerim. Bu, oğlumla oynamayı en çok sevdiğim sahnelerden biridir. O gün Aras orada durup bana el sallayınca yeni bir döneme girdiğimizi anladım. Zaten birkaç gündür bana karşı eskisi kadar cana yakın ve sıcak olmadığını içimde bir hüzün duyarak fark ediyordum. Ben de ona el salladım. Ve eve yöneldim.

Birkaç gün sonra yine bir akşamüstü Ahmet ağabeyle konuşmak için dışarı çıktım. Aras ve Yusuf kapının önünde anlamına pek vakıf olamadığım oyunlarından birini oynuyorlar ve oradan oraya koşturuyorlardı. Dönüp eve girerken Yusuf’un atletinin dışarı taşmış olduğunu fark ettim. “Gel bakalım buraya, Yusuf” dedim ve çömelip belini topladım. Çocuk merakla yüzüme bakıyordu. Birkaç gün önce koşarken düştüğü için burnunun üstünde uzun ve kalın bir çizik oluşmuştu. “Artık kış yaklaşıyor, dikkat etmek lazım,” dedim. “Sen de bir ağabey olarak ara sıra onu uyarmalısın” dedim Aras’a dönüp. En son artık Yusuf’un tişörtünü düzeltirken birden Aras’ın kollarını boynumda buldum. "Hayırdır?" diye sordum ona. "Bilmem, sarılmak istedim sadece," dedi ve beni öptü. Ben de onu öptüm. Yusuf merakla bize bakıyordu.

Kıskançlık, diyeceksiniz. Değildi. Ben başka bir çocukla ilgilendiğimde Aras'ın tepkisi, eğer kıskanırsa, kollarını kavuşturup başını öte yana çevirmek ya da küsüp gitmektir. Akşam yemeği sırasında “Bugün orada bana neden sarıldın, söyle bakalım?” dedim. “İşte” diye cevap verdi.  Israr ettim. “Neden birden öptün beni, hadi söyle, neden?” “İşte” dedi yine. Annesi merakla bize bakıyordu.

Gece onu yatırırken aynı soruyu sordum. Çok uykusu gelmişti. “İşte. Bilmiyorum” diyerek kestirip attı gene. “Hani biz ‘Neden’leri ‘İşte’ diye yanıtlamıyorduk,” dedim. Bir şey söylemedi. Sırtını döndü ve uykuya daldı.  Bu “işte” kelimesini bu çocuklara kim öğretiyor, çok merak ediyorum.

O akşam Aras soruma bir yanıt vermedi. Veremezdi de. Ama sanırım ben biliyorum Aras’ın o gün niye bana aniden sarıldığını. Sanırım o da biliyor. Sevgiyi gösterme konusunda yeni bir döneme girdik biz.



    


 

                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...