21 Nisan 2014 Pazartesi

ÖYKÜ YAKIŞMIŞ HİKAYEYE


Altı sözcükten oluşan bir öykü okudunuz mu hiç? Olur mu öyle şey demeyin, vardır, bir efsane belki ama hani en ünlüsü Hemingway’e atfedilir: Baby Shoes: For Sale, Never Worn. Edebiyat dünyasında bir yazma tarzı bu, bir yazı alıştırması olarak da görülebilir, kısa’ya, en kısa’ya ve tabii en yoğun’a  yoğunlaşır burada, yazan kişi. Sanki istenen, dil'in gerektiğinde ne kadar kullanışlı ve vurucu olabileceğini göstermektir.  

Ahmet Büke’nin son kitabı Yüklük’ün açılış öyküsü- ki adı, Bu Sene Her Şey İyi Olacak, tek başına pek çok çağrışım yaratıyor zihinde- ismiyle doğurduğu edebi lezzet beklentisini doğrusu misliyle karşılıyor ve birkaç küçük dokunuşla birkaç kırık hayatı gözlerimizin önüne sermede mahir bir dil kullanıyor. Bu Sene Her Şey İyi Olacak, öykü türünün o çok sevdiğimiz yönüne, az söyleyip çok anlatmasına sıkı bir örnek, ve evet, sanırım benim son zamanlarda okuduğum en güzel 'şey':
                     
                  Abimin adı Kadir.
                 Babam o zamanlar Libya'da dozerciymiş. Şehre inip telefonla yazdırmış 
     şirkete. Ankara'dan da anneme telgraf çekmişler:"Oğlan olursa Ateş..."
                  Benim adım Ateş
                                                                     ***
Bir belgesel programıydı, sanatla, sanatçılarla ilgili bir televizyon işi, şöyle bir şey duymuştum program biterken, ‘dış ses’ten: “Bazen bir şiir, yüzlerce sayfa süren bir roman kadar çok şey anlatabilir. Aşağı yukarı böyle bir şey diyordu ‘ses’ bize, yadırgamıştım: Zaten bu değil miydi bütün ‘olay’? Edebi türler zaten benzer etkileri hedeflemez miydi? Sanatçının bir konuyu -aşk, iletişimsizlik, arayış- ortaya nasıl koyacağı sadece bir ‘tür’ meselesiyken, yani sanatçıya özgü bir seçimken, nasıl oluyordu da biri diğeri kadar veya daha fazla, az olabiliyordu? Sanatı, hatıraları anlattığını söyleyen bir deftere böyle bir karşılaştırma nasıl giriyordu?

Diyeceğim, güzel anlatmış Ahmet Büke, Atlığ ailesini, hatta anlatmamış bile, öykü sanatını ‘konuşturmuş’ sadece, başka bir türe de uymaz mıydı, uyardı şüphesiz, ama şu bir gerçek: Öykü 'cuk' otıurmuş, gayet güzel yakışmış bu hikayeye. Övgüler, müellifine!

Ben, Vüs’at O Bener’li, John Fante’li öyküleri de sevdim kitapta ama sanırım şunu da ayrıca belirtmek gerekiyor:  

Çarpıyor ayrı adamı ‘Odalar Süngerli’, mesela, öyküler bazı kitaptaki.

3 Nisan 2014 Perşembe

YOLDAKİ İŞARETLER- Aras'la Kütüphanede

Okul çağına gelmiş tüm çocuklar gibi Aras da harflere ve sayılara meraklı. Yola bizden önce çıkanlar "Her şey tabelalarla başlıyor" demişlerdi; haklıymışlar, şimdi biz de arabayla seyir halindeyken veya trafikte durduğumuzda, Aras dükkan tabelalarını veya reklam panolarındaki yazıları okumaya çalışıyor ve heceleri ağzında olabildiğine yuvarlıyor (ssıağğ-tıağğ-lığğk*). Bizim, adına 'harf' dediğimiz işaretler, artık bu çocuk için yolda gördüğü tüm diğer nesnelerden -binalar, araçlar, ağaçlar - alabildiğine farklı. Onlar taşıdıkları veya temsil ettikleri anlamlarıyla önüne başka bir dünya açıyorlar. Doğrusu Aras, yoldaki bu işaretlerin- yeşil yanana kadar okuyabilirse eğer- çok azını anlamlandırabiliyor kafasında (taksit, medikal, emlak vs.) ama bu bir mazeret sayılamaz, öyle değil mi?

Geçenlerde elimdeki kitapları iade etmek için kütüphaneye giderken oğlumu da götürdüm yanımda. Kütüphanede ilgisini en çok kitap iadelerinde ve ödünç alımlarda kullanılan makine çekiyor. Burada bir oyun parkında bulunabilecek şeylere en yakın şey bu alet çünkü. Kitaplarımızın bandrollerini -üç yazı önce de bahsettiğim gibi- kırmızı ışığın altına tutarken makine djjıııt! diye bir ses çıkarıyor ve Aras buna bayılıyor. Sonra yeni bir 'arı dansı' için (deyim Enis Batur'a aittir) edebiyat kitaplarının olduğu raflara doğru yöneliyoruz. Burada ben kitaplara bakarken Aras'a da oyalanması için olmadık görevler veriyorum. Bulamayacağını bildiğim halde, 'Hadi şimdi sen şu rafta 8T3.42 falan numaralı kitabı bir ara bakalım,' diyorum. Ya da alt raflardan birinde Salah Birsel'in Kediler'ini görünce Aras'a diyorum ki 'Hay Allah, şimdi de ismi K harfi ile başlayan bir kitap lazım bana!'

Biraz sonra yorgun ve başarısız, gelip yanıma çömeliyor. Suratı asık. 'Ne oldu?' diyorum. "Bulamadım hiçbirini baba" diye yakınıyor. "Okuma yazma bilseydim, bütün bunlar başıma gelmezdi!"

Kütüphanede işimiz bitiyor. Leyla Erbil'in 'Karanlığını Günü'nü ve bir önceki yazıma konu olan iki kitabı koltuğumuzun altına alıp makineye doğru ilerliyoruz.


*satılık
         

2 Mart 2014 Pazar

MÜELLİFİN YAZDIĞI

Cemil bön ve duygusuz biri değildi, elbette üzülmüştü, üzülmüştü. Ama Cemil bir edebiyat okuruydu. Edebiyat okurları aslında okudukları her kitapta insanı muayene ve ameliyat eder. Bu yolla edindikleri bilgi, görgü yaşayarak elde edemeyecekleri kadar büyüktür ve insana dair her şeyi anlarlar, sahiden anlarlar. (Sinek Isırıklarının Müellifi,  sf 105)     

Arada bakanlar biliyor, Elmanın İçi’nde bir erkek çocuğunun büyüme serüvenine dair küçük hikâyeler anlatıyoruz ve bazen de bir film, bir kitap üzerine konuşuyoruz. Yani aynaya bakıyoruz. Böylece o filmin veya kitabın bize gösterdiği yoldan ilerleyip belki yenilerine ulaşıyoruz. Fakat bu kez bloğumuzda büyük bir değişiklik yapacağız: Bugün bir değil, tam iki kitabı ele alacağız!

“Çok araştırma yapmış” deniliyor bazen bir yazarı övmek için. “O dönemi iyice incelemiş.” Dahası, bugün pek çok kişi bir kitabevinde konusunu tarihten alan bir romanı eline alıp incelerken arkasında ‘Kaynakça’ olup olmadığına bakıyor. Eski devirleri anlatan bir roman için yazarın araştırma yapması –zaten- bir zorunluluk ve bu tip bir emek de her türlü övgüyü -tabii ki- hak ediyor. Fakat bana öyle geliyor ki bu yorumlar yapılırken çoğu zaman dil hususu göz ardı ediliyor.

            Barış Bıçakçı’nın iki romanı var elimde. Biri, filmi de çekilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz, diğeri Sinek Isırıklarının Müellifi. İkisinin de hikâyesi olaylar üzerinden değil, ayrıntılar, düşünceler, varsayımlar üzerinde ilerliyor. Metin Celal’in Sinek Isırıklarının Müellifi’nin arka kapağındaki yazısı da bunu belirtiyor: “Bıçakçı, son zamanlarda tek tipleşen, olaya dayalı roman anlayışına karşı kendine has dili, anlatımı, kurgusuyla seçkinleşiyor.”


       Biz edebiyatı, çoğu zaman, bize ‘başka türlü’ bir dil sunduğu için, yazarları da ifade biçimlerimizi yeniledikleri için severiz. İyi bir yazarın dili kullanış biçimindeki özgünlük çoğu zaman daha ilk paragrafta, ilk sayfada beliriverir. Bu, yine çoğu zaman, yapıtın işlediği konudan da bağımsız bir durumdur. Zira edebiyat, sadece büyük olaylar silsilesinden ve önemli kişiler resmigeçidinden ibaret olamaz; kağıda dökülmeyi bekleyen, döküldüğünde de fark ettirmeden hayatla ilgili çok şey söyleyen ayrıntıları da ele alır. Ve bunu öyle ‘büyük oynamadan’, sakin sakin yapar. Yoksa toplu konutta yaşayan, işinden istifa ettiği için bütün gün evde oturup kitap okuyan ve doktor eşinin eve gelmesine yakın bir saatte ocağa makarna suyu koyan bir adamın hayatı, yazılsa, kim der ki roman olur?   


Oğuz Atay’ı çok severim. Ne kadar iyi bir yazar olduğu sadece ‘Babama Mektup’ okunsa, görülür. Fakat romanlarını okurken bazı sayfalarında koptuğum da çok olmuştur. Böyle durumlarda “Keşke bu bölümü bu kadar dağıtmasaydı, şurayı daha net yazsaydı” diye düşünürüm. Bu, bir yazarın her türlü saygıyı hak eden tercihiyle ilgili sıradan bir okur yorumudur tabii ki. Bu işlerde kıyas da riskli iştir, ama Barış Bıçakçı’ın dilinin akıcılığı, ironisinin keskinliği, verdiği kendiliğindenlik duygusu Oğuz Atay’ı hatırlatır ve zaman zaman da o kaybolan netliği getirir önümüze. Evet, bazen komik, bazen de keskindir Barış Bıçakçı’nın dili. Yoksa, bir hastane odasını anlatırken kullandığı şu ayrıntıdaki acı tat niçin içimizi bursun?

“Giysi dolabının yaylı kapısı ve komodinin çekmecesi açık kalmıştı, pencerenin dışında da babasının bozulmasın diye koyduğu iki küçük kap yoğurt öylece duruyordu.” (Sinek Isırıklarını Müellifi  sf 42) 


         Bu kitaplardaki kahramanların edebiyata düşkün olmaları da cabası. Bıçakçı, hikayesini anlatırken bir yandan da güzel roman adlarına, edebiyat tarihinde yerini almış vurucu açılış cümlelerine ve ruhsal acıyı dindirme özelliği olan kısa öykülere gönderme yapıyor. Ben, mesela, Sinek Isırıklarının Müellifi’nde, adını daha önce duymadığım bir yazarın, Judith Hermann’ın, Yaz Evi, Daha Sonra* isimli bir kitabına rastladım. İnternetten araştırdığımda daha tanıtım paragrafında anladım ki bir ‘yazarım’ daha oluyor!

Yazıyı, yine aynı kitaptan, bu tip bir edebiyat-içi yolculuk alıntısıyla bitirelim:

Cemil, Döşeğimde Ölürken’i bir gece geç saatlerde bitirdikten sonra masa lambasını kapatmış karanlıkta otururken, Faulkner, her iyi yazarın yaptığı gibi elinde bir mumla çıkagelmiş ve Cemil’in gözlerinin içine bakmıştı; kendisinin canlılar dünyasında gördüğü karmaşayı onun da görüp görmediğini anlamaya çalışıyordu. Mum ışığının yarattığı gölgeler evin duvarlarında merakla bekleşiyordu. 

Dışarıda, yüzlerce binasıyla toplu konut bölgesi, canlıların dünyasındaki karmaşayı saklamak istercesine sessizdi, ışıksızdı ve zaten o karmaşanın üzerine kurulmuştu. (Sinek Isırıklarının Müellifi sf 134)

*http://www.metiskitap.com/catalog/book/5094

7 Şubat 2014 Cuma

“BANA YAŞAMINDAN BİR ŞEYLER KAT”

     Kitap okumanın iç dünyamıza sağladığı katkılar ve Yazı’nın değiştirici / dönüştürücü gücü üzerine pek çok şey yazılıp çizilmiştir. Sinema sanatı da bu verimli konuya dair epey şey söylemiştir, söylemektedir.* Benim yenilerde izlediğim bir Fransız filmi olan Margueritte’le Öğleden Sonraları okuma sevgisini işleyen bu tip filmlerin belki de en iyi örneklerinden.


       Ben filmi izledikten sonra Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’nın ilk bölümlerini yeniden okudum. Bu, 95 yaşındaki Margueritte’in parkta genç arkadaşı Germain’e (kendisi ellilerindedir!) öğleden sonraları bir araya geldiklerinde okuduğu kitaplardan biri. Filmin üstteki afişinde de görüldüğü gibi, birbirini pek tanımayan iki kişi bir parkta oturup kitaplar ve hayat hakkında konuşuyorlar. Bu açıdan filmde işlenen ana izleğin insanlar arasında bağ kuran bir nesne olarak kitap olduğunu söyleyebiliriz. Ve oradan da belki aynı yoldan kişinin kendisiyle kurduğu bağa geçebiliriz. Yönetmen: Jean Becker. Yapım Yılı: 2010. Anlatımını okuma sevgisi ve okuyarak değişme temaları üzerine kuran filmin başrollerinde Gerard Depardieu ile Gisele Casadesus var. Diğer önemli roller kitaplar, sözlükler ve güvercinler arasında paylaşılmış!



Roman Gary’in otobiyografik eseri olan Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı’da yazar, annesinin kendisine beslediği yoğun sevgiyi ve ona duyduğu sonsuzu güveni anlatır. Bu sevginin çocukluğunu, hayatını nasıl şekillendirdiğini zaman zaman mizahi bir dil kullanarak işler. Öte yandan, filmdeki karakterimiz Germain, bu tip bir sevgiden hiç mi hiç nasibini almamış bir adam olarak yaralı çocukluğunun izlerini bugüne taşımıştır. Tahsili yarımdır, kitaplardan anlamaz. Okumakla falan pek işi yoktur. Ta ki bir öğleden sonra parkta güvercinlerin başında oturan Margueritte ile tanışana kadar. Aralarında kurulan ilk bağ Camus’nün  Veba’sıdır.


Bir gün Margueritte elinde bir sözlükle gelir parka. Artık yaşlandığı için yolculuklara çıkamadığını, ama sözlükler sayesinde kelime kelime seyahat edebildiğini söyler Germain’e. “Bazen bir labirentte kayboluruz. Durup düşünürüz” der. Genç arkadaşına hediye eder sözlüğü. Germain’in sözcüklerle imtihanı başlamış olur böylece.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, bir gün parkta kendisine bir kitap okunur ve Germain’in hayatı -hayatı olmasa da ona bakışı, onu yorumlayışı - değişir. Germain kitapların ve sözlüklerin yaşamına getirdiği açılımlardan ziyadesiyle memnundur. Tersi bir durumun bir mahrumiyet ve kuraklık hali olduğunun farkına varmıştır. Bu açıdan filmin sonundaki monolog pek anlamlıdır. Onu kaybediyor gibi olduğunda Germain, Marguirette’e “Daha gitme” der. “Henüz vaktin var. Gitme ve bana yaşamından bir şeyler daha kat.”


* Bu konuda kapsamlı ve geniş katılımla oluşturulmuş bir liste için: http://konserveruhlar.wordpress.com/2014/01/25/icinde-okumak-yazmak-gecen-filmler/




28 Ocak 2014 Salı

'SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM'

Kitaba kütüphanede denk geldi. Geç olsun da güç olmasın, diyerek onu da diğerlerinin arasına kattı. Her bir kitabın sırtını makineye tuttu, sırayla hepsini boydan boya kırmızı ışığa kestirip kütüphaneden dışarı uğradı. Gece yatmadan bir iki sayfa çevirdi; mavi bir otobüsün içinde uzak bir köye girdi. Otobüsü köye getiren Huvat başka bir zaman bir radyoyla çıkıp geldi, sonra daha başka bir zaman daha başka bir şey getirdi, köydeki herkesin yüreği ağzına fırladı. Roman Huvat’ın, karısı Atiye’nin, onların çocuklarının ve gelinlerinin ve damatlarının başından geçenlerin etrafında döndü, durdu.  Bir baştangeçen bitti öbürü başladı. Kitap birden fazla hikayeyi getirip, götürdü. Hiçbir hikaye / baştangeçten “ne oluyoruz” demedi, yaşandı, yaşandı. Yaşandıkça yazıldı, anlatıldı.



           Türk edebiyatındaki özgün yerini çoktan almış olan Sevgili Arsız Ölüm’ün yazarının arka kapağa kitapla ilgili olarak yazdığı bile ( benim elimdeki Adam Yayınları 1983 baskısı) romanın içindeki dilin /anlatımın kuvvetini bize hissettirmeye yetiyor. Latife Tekin arka kapak için, çoğu zaman yapıldığı gibi genel geçer övücü bir tanıtım yazısına razı olmamış, çocukluğunun bu romana nasıl bir çıkış noktası oluşturduğunu anlatan çok kısa ama çarpıcı bir metin yazmış. Bu yazı, romanda anlatılanların bir parçası, tamamlayıcısı omuş sanki.

         Genel kabule göre ‘konu’nun bir sanat yapıtında en az önemli şey olduğunu hatırlatıp romanın ne anlattığına bakarsak: Köyden göçmüş kalabalık bir aile büyük şehirde tutunmaya çalışmaktadır. Bu esnada işsizlik, büyüyen çocukların büyüyen sorunları, şehir hayatının zorlukları Huvat’la Atiye’nin belini bükmektedir. Sevgili Arsız Ölüm’ü farklı kılan şeyin bu çok bildik konusu değil kullandığı anlatım tekniği olduğunu artık sağır sultan bile biliyor. Şehirde işsiz kalınca yeşil kitaplara saran baba, aynaya bakıp bakıp 'ben aslında mühendis olmalıymışım' diyen işsiz büyük oğlan, kuşçu olmaya kafasını takıp evi sakalarla dolduran küçük oğlan, kuşkuotlarıyla dertleşen kız, kendisi hep hastalıklı olup ailesini diri tutmak için neler neler yapmayan anne ve dahası. Gerçeküstü öğeler, az bilinen ilginç deyimler –ki belki de zaten yoktular!-, güldürücü yakıştırmalarla bezeli romanın akıcılığını (ironik bir biçimde) nerdeyse tamamında aynı zaman kipini (yaptı, uğradı, duyurdu vb) kullanmış olmasından alıyor olması başlı başına bir başarı değil midir?

Dergilerde ve gazetelerin kitap eklerinde bir romanı veya bir öykü kitabını tanıtan / eleştiren yazıların bazen o kitaptan hiçbir alıntı yapmıyor olmalarını yadırgadığımı belirterek aşağıya Sevgili Arsız Ölüm’den bir paragraf alıyorum:

Dirmit başını cama dayayıp sessizce tulumbanın kuyruğunu sallamasını, ağzını aya dikip ulumasını seyretti. Seyrede seyrede yüreği taştı. Usulca kalkıp bahçeye indi. Tulumbanın başını başına dayadı. Onlar ağlarken ay tarlaların üstüne düşüp parçalandı, yıldızlar söndü.       

Bahsettiğim arka kapak yazısında "Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim' diyen Latife Tekin bu metnin sonunu şöyle bağlamış: “Keşke onu (bu romanı) daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle, daha erken yazabilseydim”

Geç olsun da güç olmasın, diyorum ben de.


12 Ocak 2014 Pazar

RÜYA YAPIP SEYRETTİM!


“Ne diyo biliyo musun?” Benim de son zamanlarda Nilay’dan sıklıkla duyduğum bu soruyu  sanırım bu yaş kuşağında çocuğu olan bütün anne babalar ara ara birbirlerine soruyorlar. Bir sorudan çok bir açılış cümlesi bu. Nilay ben akşam eve geldiğimde veya gün içinde telefonla konuşurken ilginç ve komik bulduğu Aras cümlelerini bana aktarmaya başlamadan önce bir durup soruyor: “Bugün oğlun ne dedi, biliyor musun?” 

Belki ilginç ve komik değil çoğu ama biz anne babalar çocuklarımızda boncuk bulmaya pek eğilimli olduğumuz için bu laflara şaşar dururuz. Bir anaokul çocuğu somut dünyayı daha çok kavramaya başladığından ve bu dünyanın içindeki bazı soyut şeyleri de anlama gayreti içinde olduğundan kafasında bir şeyleri oturtmaya çalışır. Sonuçta siz kucağınızda şunları bulursunuz:  Tuhaf durum tespitleri, aslında kendi içinde bir mantığı olan saçma sorular, bir şeyleri anlamlandırma çabaları, başka bazı alakasız şeyleri birleştirme gayretleri ve kavramları öyle kafaya göre kavrama durumları…  

Hafta sonları da çok erken kalkan Aras bizi de uyandırmadan edemez. Geçen cumartesi sabahı tenise gitmek için kurduğum saat çalınca gözümü açtım ve Aras’ı yanımda buldum. Annesiyle aramıza uzanmıştı ve her zamanki gibi seri bir şekilde konuşmaya başlamak için ufak bir işaret bekliyordu. “Sen ne zaman geldin?” dedim ona uykulu bir şekilde. Yüzümü yıkamam ve raketimi bulmam gerekiyordu. “Ee geldim işte,” dedi. Ben kalkarken annesine ‘durumu’ anlatmaya başladı. Kulak verdim: “Anne, siz yatarken geldim yanınıza yattım. Siz uyanmayın diye gözlerimi kapadım. Sonra bir tane rüya yapıp seyrettim. İçimden. Siz uyuyordunuz. Sonra o bitince başka rüyaya geçtim." “Allah Allah” dedi Nilay  “Senin böyle özelliklerin mi var?”

Yaklaşık üç saat sonra kahvaltı masasında konuyu yeniden açtım. Bana 'beyninin içindeki çizgi filmden' bahsetti bu kez. Ama ben sabahın o saatindeki anlatımını daha çok sevmiştim. Sonuçta çocuk / büyük pek fark etmiyordu. Aras'ın söylediği şey bir insanlık haline işaret ediyordu. Nasıl derler? "İnsanlık kadar eski!" 

Bu dünyada kim gece uykuda gördükleri dışında bazı rüyaları da kendisi yapmıyor, sonra onları günlerce, hatta yıllarca umutla seyretmiyor? 









23 Aralık 2013 Pazartesi

Birimiz Hızla Büyür Diğerimiz Yavaşça Yaşlanırken Oldu Her Şey

Aras bebekti. Sekiz aylık falan. Yanına gidince kendime geliyordum. Birlikte yerlerde yuvarlanıyor, emekliyor, oynuyorduk. Bir gün koltukaltlarından tutup onu havaya kaldırdım. “Ben seni rüyamda görmüştüm, biliyor musun?” dedim, “sen daha doğmadan önce yani”. Doğal olarak ne Rüya’yı anladı Aras bebek ne Gördüm’ü ne de Doğmadan Önce’yi. Öyle gözlerini kırpıştırıp baktı sadece.

İlerleyen zamanlarda bu oyunu- oyun denirse buna- birkaç kez daha tekrar ettim. Tabii şu an hatırlamıyorum, ne zamandı bunlar. Aras belki iki yaşına varmamıştı daha, belki de üç yaşını yeni geçmişti. Belki bir kış günüydü, kar vardı dışarıda ya da ne bileyim belki bir bahçede, yıldızlı bir gökyüzünün altındaydık. Ne zamandı? Bilemem. Birimiz hızla büyür diğerimiz yavaşça yaşlanırken oldu her şey. ‘Rüya’ demiştim ona yine. Ses yok. ‘Sen daha doğmamıştın’. Ses?

Geçenlerde uykudan önce (beş yaşın içindeyiz an itibariyle) iki kısa masal okudum Aras'a. Birini o seçti birini ben. Kitaptaki her masalın başında o masalda işlenilen mesaj belirtilmiş. Onun masalının konusu sabırlı olmaktı, benimkisinin de yardımseverlik. Aras masalları dinledi, dinledi... Okumam bitince ışığı kapatıp yanına uzandım. Koyu karanlıkta bir süre bakıştık. Sonra yine aynı şeyi yaptım: “Ben seni rüyamda gördüm biliyor musun", dedim. "Hem sen daha doğmamıştın.” Bu kez meraklandı: “Nasıl yani?”, dedi. “Bilmem ki” dedim “Görüverdim öyle işte.” “Hayır”, dedi kızgınlıkla, uykusu geliyordu artık: “Ben nasıldım yani, onu soruyorum?”

Karanlığın içinde azıcık gerileyip baktım yüzüne:
“Yani böyle bir şeydi işte…” dedim.  “Beyaz yüzlü, güler yüzlü bir oğlan çocuğu.Işıklı.
Kısa bir an düşündü Aras, “Güzelmiş” dedi.
Başkaca bir şey konuşmadık. Rüya bahsi burada kapandı. Az sonra göz kapaklarının ağırlaştığını gördüm. Karanlık o kadar koyu değildi artık.

   

8 Aralık 2013 Pazar

MEMLEKET VE KİTABEVİ

Necati Mert’in son kitabı Memleket Kitabevi’ni 25 Kasım’da, yani Öğretmenler Günü’nden bir gün sonra aldım. Kitabın başındaki, kabaca ‘70’li yılların ideolojik ortamında öğretmen olmak’ şeklinde adlandırabileceğim bölümleri zevkle -ve biraz da bugünün dünyasıyla karşılaştırarak- okudum. Doğrusu, birinci bölümde anlatılanlar (bir öğretmen yazarın zoraki kitapçıya dönüşmesinin hikayesi) kitabın sonraki bölümleri için de zevkli ve ilginç bir okuma vaat ediyordu.

‘Hikâyem Adapazarı’
Bir söyleşi tadında yazılmış Memleket Kitabevi. Necati Mert, kamuoyunda daha çok yetiştirdiği futbol şöhretleriyle bilinen bir şehrin, Sakarya’nın, kendi deyimiyle uzun süre ‘sükut suikastına’ maruz kalmış edebiyatçısı. Bir hikâyeci. Bilenler bilir, Adapazarı Havuzlu Çarşı’da Gelişim adında bir kitabevi var Necati Mert’in ve 40 yıllık bir esnaf olarak da insana dair pek çok hikâyesi. Mert, kitabevi sahibi ve yazar kimlikleriyle kişisel öyküsünü anlatırken şehrin ve ülkenin tarihine de kayıtlar düşüyor. Şurası net : ‘Kitap’ bir nesne ve imge olarak tam merkezinde olmuş bu hayatın. Bu tarafta bir alım satım meselesi var: Ders kitapları, ansiklopedi satışları, bitmek bilmez yayıncı, toptancı arayışları, dağıtımcılar. Öte taraftaysa, daha derinde, bir yaratma / üretme meselesi duruyor: Öyküler, edebiyat dergileri, Adapazarı üzerine yazılan denemeler.

Kitabı okurken Havuzlu Çarşı’daki kitabevinin müdavimlerinden biri oluyorsunuz siz de. Çaylar ‘orta demlikten’ gelmiş gibi keyiflisiniz. Çok hızlı ve sert geçen yakın tarihin içinde sakince ilerliyorsunuz. 70’lerdeki ‘Öğretmen Hareketi’, Milliyetçi Cephe’li, sonra Özal’lı yıllar, Refah Partisinin yükselişi, deprem ve çadırda geçen günler. Türkiye’yi Adapazarı’ndan okumak, Çark Caddesini, Bulvarı bir de kitap sayfalarında dolaşmak hoş oluyor. 

Pasajımdan İnsan Manzaraları 
Esnaf olup da çeşit çeşit insana denk gelmemek olur mu! Dükkan aynı zamanda bir sohbet, bir fikir alışverişi meydanı. Devamlı gelen dostlar, zamanla değişen müdavimler var. Burada sanat ve edebiyat üzerine konuşulur, siyaset ve askeri vesayet hakkında fikirler serdedilir, sonra eğitim politikaları var, şehrin sanayileşmesi var, 11 Eylül ve 'Ne olacak bu dünyanın hali?' var... Ya müşteriler? Necati Mert esnaflık hayatında her türlüsünü görür. Kitap bu açıdan gayet zengin. Kimi bölümlerde sizi gülümseten huysuz bir mizah da cabası. Kimler yok ki Havuzlu Çarşı’da: Havuzdaki suda önce süpürgesini sonra kirazını yıkayanlar, dantele fotokopi çektirmek isteyenler, kitapçıda varis çorabı arayanlar, kapıda durup silme kitap dolu dükkana bakarak ‘Kitap var mı?’ diye soranlar ve çocuğuna kitap almaya gelip de onun kaçıncı sınıfta olduğunu bilmeyenler.

Yazıyla İşimiz
Bir bölümde geçip giden mesleklere yanıyor Necati Mert. Daha doğrusu oradan buraya yazılı kültür aktarımının hiç olmaması dertlendirir yazarı. Bu bölümde insanımızın yazıyla imtihanını ve kendi kitapçılık mesleğinin geleceğini deşer biraz da. E, e-kitap iyice geliyor gibidir. Yoksa kitapları ve kitapçıları da mı benzer bir son beklemektedir?

               Hay Allah! Yakında temelli gidecek bir işin bizim dükkândaki kırk yıllık hikâyesini anlatmaya kalkmışım heyecanla. Vaz mı geçsem? Gitmiş mesleklerden hikâyeler olsaydı elimizde, Bellini’nin Fatih portresi kadar kıymetli olurdu bugün. Vazgeçmem. Vaktiyle gidenler: Ellerinde havanları ve tokmaklarıyla mualiçler, gür sesli muadiler yani tellallar, kılı kıla katan çulcu esnafı mutaflar, süslü gümüş ustaları savatçılar, semer yapanlar, ayna yapanlar, perdah yapanlar, tabak dediğimiz deri dövücüler… envaitürlü zanaatkar, imalatçı, tamirci ve esnaf uğraşlarının geçici olduğunu görüp mü yazmadılar? Hayır, yazmak yok geleneğimizde. Yazmak, kişinin hele yapıp ettiğini yazması ayıp mı sayılıyor ne? Oysa gidici olduklarını görmüşlerse de yazmalıydılar. Yazsalardı o insanlar -evet- kendilerini fakat aslında memleketlerini anlatmış olurlardı. Memleket anlatılır. Şu kırk yıl içinde memleketin gördüğü her şeyi kitabevim de gördü. Yoksa adını Gelişim değil de Memleket Kitabevi mi koyaydım. (sf 70 / 71)     

Dedik ya, futbolcularımız ünlüdür; ama bu şehrin Sait Faik'in yanı sıra başka değerli edebiyatçıları da vardır. Onlar, yani Necati Mert, Kerim Korcan ve Faik Baysal işte burada, Memleket Kitabevi'ndeler.

Bir başka deyişle size bir kitabevi kadar yakınlar!   






30 Kasım 2013 Cumartesi

OKUMAK, BİR KUYUYA İNMEK...

Thomas Bernhard ve Okumanın Katmanları Üzerine Bir Deneme Denemesi

Dikkatinizi çekmiştir, ‘okumak’ fiilinin şu kullanımı son zamanlarda iyice yaygınlaştı: “İktidar bunu doğru okuyamadı” veya “Efendim, benim okumama göre, şimdi bu gençler…". Bu kullanımı sevmeyenler var, eleştiriyorlar; olabilir, ama sözcükler ferman dinler mi ? Dolaşımı yönlendirme, yeni sözcükleri dile kazandırma çabaları hep olmuştur. Mesela, Samih Rifat "Ben tayyareye binerim ama 'uçak' yazarım" demiştir. Ne var ki her zaman işe yaramaz bu çabalar; dedik ya, beğenilen kalacaktır. Biz bu yazıda okumak ediminin bildiğimiz anlamına değineceğiz: Bir yazıyı okumak yani, daha ziyade edebi bir metni, bir romanı, öyküyü, şiiri:

Okumak, bir kuyuya inmek gibi. Zihnin yoğunlaşması ama bir yandan da harekete geçmesi. Yeni ruh halinizle tanışın! Amras-Watten’i okuyorum bugünlerde. Amras tamam, fakat Watten‘de zorlanıyorum, ‘oynamak’ kolay değil çünkü bu oyunu. Yine de bazı bölümler çok hoşuma gidiyor, oraları okurken düşüncelerim birbirine dolanıyor. Bir örtüklük, bir bulanıklık var, işte aslında bu bulanıklık gerek insana, dedirten. Thomas Bernhard’ı Selçuk Altun önermiştir yazılarında (önerdiği daha pek çok şeyin arasında). Watten’de zihin saflığı, tabiatın her şeyi sadeleştirmesi ve varlık üzerine yazılmış satırların altını çiziyorum.     

Okumak, bir aşkın içinde olmak gibi. Geçici mi, kalıcı mı bilemem. Zihin biçim ve içerik değiştiriyor. Edip Cansever o meşhur dizelerinde “Aşk iyidir bak /  Duyumunu arttırır insanın” demiştir. Okumak da öyle işte. Bir kuyuya indiriyor beni okuduklarım ve orası benim hafızam. Çocukluk günlerim geliyor aklıma, sonra okul günlerim ve sonra ne çocuk ne de okulda olduğum günler. Okumak bir kazı yapmak gibi. Ve bu kazının sonucu, çoğu durumda, - hele eğer sizin de yazmak gibi bir derdiniz varsa- oturup bir şeyler karalamak istemeniz oluyor. Bir şeyler okurken, aklınıza yazacağınız / yazabileceğiniz şeylerin gelmesi ne anlama geliyor?  

Amras'ın bittiği yerde, Watten başlamadan hemen önceki bir buçuk sayfaya notlar alıyorum. Belki aylar sonra tekrar bakacağım bu notlarda -yine belki- bir çekirdek, bir tohum bulacağım. Kitabı okurken hatırladıklarımı hatırlayacağım. Tüm bunlar beni başka metinlere götürecek.Ve başka yazılara.

Okumak, kendine dönmesi insanın…


11 Kasım 2013 Pazartesi

NABOKOV’UN KALECİSİ


Bir meslek olarak futbol kaleciliği edebiyatın konusu olabilir mi? Bir kalecinin işini yapış şekli yazınsal bir düzlemde ne kadar anlatılabilir? Edebiyata pek sıcak bakmayanlar, bu sanatla aralarına koydukları mesafeyi açıklarken okudukları metinlerde gördükleri zorlama sözcük oyunlarına, ağdalı cümlelere ve uzun betimlemelere işaret ediyorlar. Doğrusu, edebiyat deyince ülkemizde pek çok kişinin aklına sadece romantik günbatımı tasvirleri, içinde pek de anlam barındırmayan yorucu cümleler ya da deriiin psikolojik tahliller geliyor ve dudaklar hemen bükülüyor. Belki raflarda bu durumu haklı çıkaracak, bu kötü şöhretin (bana edebiyat yapma!) bir şekilde sürmesini sağlayan pek çok kitap olduğu da doğrudur. İyi ama gene de soralım: Yazı bundan mı ibarettir?  Kapsamı hep böyle dar, biçimi her zaman tekdüze?

Şimdi, tekrar kaleye geçecek olursak: Vladimir Nabokov’un öykülerini romanlarından daha çok severim ama onun ara sıra açıp karıştırdığım kitabı Konuş, Hafıza (Speak, Memory) adını verdiği otobiyografisidir. Nabokov’un cümleleri kısa yoldan gitmeyi pek sevmez, ama, nasıl  oluyorsa, bir karışıklık da yaratmaz bu durum; aksine öyle fazlaca tekrara düşmeyen bir melodi içinde akarlar. Sanırım Dehşet isimli öyküsünde anlatıcının hayranlık duyduğu kadını anlatırken kullandığı ‘gündelik berraklık’ ve ‘yumuşak sadelik’ ifadelerini onun metinlerinin dokusunu anlatmak için de kullanabilirim. Yukarıda anlatmaya çalıştığım yapaylığı burada göremezsiniz. Bir Yazar’la karşı karşıya olduğunuzu bilirsiniz. Konuş, Hafıza’da benim pek sevdiğim, İngiltere’deki gençlik yıllarını anlattığı bölümde futbol kaleciliğini bir kimlik gibi sunduğu paragraf şöyledir  (İletişim Yay. Sf 264) :

Cambridge’te oynadığım oyunlar arasında futbol, hayli karmaşık bir dönemin ortasındaki rüzgârlı bir açıklık gibiydi. Kalede durmaya bayılıyordum. Rusya’da ve Latin ülkelerinde, bu yiğitçe sanatın çevresinde her zaman büyülü bir hale olmuştur. Mesafeli, yalnız, dingin, eşi menendi bulunmayan kaleci sokaklarda yürürken, küçük çocuklar hayranlıkla onun ardı sıra giderler. Matadorlar ve savaş pilotları kadar el üstünde tutulurlar. Süveteri, sivri şapkası, dizlikleri, şortunun arka cebinden sarkan eldivenleri onu takımın geri kalanından ayırır. Kaleci yalnız kartal, gizemlerin adamı, kalan son müdafaacıdır. Fotoğrafçılar onun gösterişli şekilde dalışa geçerek, alçaktan yıldırım hızıyla gelen şutu parmak uçlarıyla kale ağzından çıkarışını tespit etmek için bir dizleri üzerinde saygıyla eğilirler; o başarıyla koruduğu kalesinin önünde boylu boyunca yere uzanmış olarak bir anlığına beklerken, stadyumdan takdir dolu bir uğultu yükselir.

Her şeyin Yazı’nın konusu olabileceğini ve bu konunun da akıcı, eğretilikten uzak ve lüzumsuzca şişirilmemiş bir dille aktarılabileceğini gösteren, kendi içinde ‘tadı’ olan bir metin bu. Edebiyat sanatına sıcak bakan bakmayan herkesin içini ısıtacak güçte!

Otobiyografisinin ikinci cildini tamamlayamamış Nabokov, ömrü vefa etmemiş buna. Enis Batur’dan (yine yazı yoluyla) öğrendiğimize göre çıksaymış, bu kitabın ismi de Speak On, Memory (Konuşmaya Devam Et, Hafıza) olacakmış. Mantıklı ve muzip bir seçim. Tam Nabokovca. Ama ben şu yukarıdaki, kaleciyle ilgili alıntıyı tekrar okuyunca ikinci cildin ismi The Show Must Go On da olabilirmiş, diye düşünüyorum.

30 Ekim 2013 Çarşamba

HAVUZ KURMACASI

       Çocuk havuzdan çıkınca kurulanırken şöyle dedi:
      — Baba, ben eve gidince kitap hazırlayacağım.
      — Nasıl kitap, dedi adam. Çocuğun bu soruya verdiği yanıt alışılmış kısalıktaydı.
      —Kitap işte.
    Adam başka bir soruya gerek duymadı. Oğlanın bir konuda konuşma hevesi varsa zaten onu kimse durduramazdı! Saçını kuruladı ve mayosunu çıkarıp giyinmesine yardım etti.  Bu arada ikisi de düşündü. Çocuk hazırlayacağı kitabı düşündü; adam da çocuğun ne düşündüğünü düşündü. En son artık ayakkabılarını giyerken “Şöyle olacak” dedi oğlan:
      —Çocuk, havuzda bir köpek balığı olacağını düşünmüştü. Fakat havuza girince bunun olmadığını gördü.
         —Hım, dedi adam İlginç bir konusu var gibi görünüyor bu kitabın.
      —Evet, ilginç. Hem de heyecanlı, dedi çocuk. Sonra ekledi: Baba, ben bugün çok eğlendim havuzda.
       —Sevindim bak buna, diye yanıt verdi adam. Şu Arı Mayo’nun suyunu sıkalım da, çantaya öyle koyalım.
      —Aynen, dedi çocuk. Bu, son zamanlarda en çok kullandığı sözcüktü. Diğer sözcükler gibi bunu da büyüklerden öğrenmişti. Babasından, annesinden, öğretmeninden. Belki de Bilgecan Dede'den! 
       Ona kapıyı tutan babasının kolunun altından gözle görülür bir güven duygusuyla geçerek soyunma odasından çıkarken
        —Baba, dedi oğlan yine ‘Aynen’ demek ‘Sana katılıyorum’ demek.
         —Öyle mi?dedi babası.
        
         Binadan çıkıp kendilerini güneşin ısıttığı avluya attıklarında adam “Şimdi sıra bende” dedi.
        —Ne sırası? dedi çocuk
        —Hikaye yazma sırası…
     Adam oğlunun az önceki havuz hikayesine bir karşılık vermesi gerektiğini düşünmüştü. Ne de olsa ailede bir yazar olmaya en yakın kişi oydu!
         —Hadi, dedi çocuk heyecanla

     Bahçe kapısından çıkıp az ötedeki arabaya doğru yöneldiler. Adam tam karşıdan gelen güneş ışınlarının sıcaklığından memnundu. Güneş gözlüğünü evde unutmuştu. Şöyle başladı: 
            Caillou ve babası yine bir havuz gününün sonuna gelmişlerdi…
     Çocuk bir oyunun içinde olduğunu anladı, başını kaldırıp babasına baktı ve gözlerini kısarak gülümsedi.  Caillou onun eski arkadaşıydı ve işte babası onu da havuza getirmişti! 
Sonra devam etti adam:
         — Caillou o gün havuza pek de isteyerek gelmemişti; ama suya biraz alışınca yüzmenin ne kadar faydalı bir spor olduğunu anladı. Artık havuzda çok eğleniyordu. Üstelik babası da son beş dakikada havuza geliyordu ve Caillou babasına o gün neler öğrendiğini gösteriyordu.
            —Evet, dedi çocuk sevinçle. Evet aynen böyle oldu, demek ister gibiydi.        
           Adam arabada oğlanın kemerini bağlarken bir cümle daha ekledi bu ‘özgün’ hikayeye:
Babası arabada Caillou’nun kemerini bağlarken sordu. Nasıl eğlendin mi bugün bakalım havuzda?
           —Eğlendim, yess!diye atıldı çocuk.
          —Sana ne oluyor? diye takıldı adam oğluna. Birlikte güldüler. Sonra eve gittiler.

           Ertesi hafta yine aynı saatlerde havuz sonrası aynı bahçede yürürken çocuk başladı bu kez:     
Caillou ve babası bir havuz gününün daha sonuna gelmişlerdi
Sonra muzip bir şekilde babasına baktı. Belli ki bu oyunu sevmişti.

                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...