22 Şubat 2013 Cuma


BEYAZ HOROZU TAKİP ET!

‘Bir dakika, o ‘beyaz tavşan’ değil miydi?’ dediğinizi duyar gibiyim. Evet, ama o Matrix’teydi (ve tabii ki Alice’de). Şimdiki filmimiz farklı: Savaş Cadısı. 14 yaşındaki Komona kendisiyle evlenmek isteyen albino çocuk askere (Büyücü’dür lakabı) şöyle der: 'Benimle evlenmek istiyorsan bana beyaz bir horoz bulup getirmelisin'. Bunu yaparken Komona iki yıl önce ölen babasının tavsiyesine uymaktadır. Babası ona 'Buralarda beyaz horoz bulmak en zor şeydir' demiştir ve bu onun için herhalde damat adayının sabrını ve sevgisini sınamanın bir yoludur. Filmin bu bölümünde Büyücü'yü sarı kafası, çilli yüzü ve yırtık pırtık giysileriyle ama kalaşnikofunu da elinden bırakmadan sürekli beyaz bir horoz ararken görürüz. Bir ihtiyar onun ne aradığını öğrendiğinde katıla katıla güler 'Ne o aşık mı oldun sen, evlenmek mi istiyorsun?' diye sorar. Savaş Cadısı'nın bu kısımları salonda bir Fundamentals havası estirir ama Burma’da geçen bu iç savaş hikayesinin başında ve sonunda Komona'nın yaşadıkları hiç de komik değildir!

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali bu yıl etkinliklerinin son üç gününü İstanbul ve Ankara dışına da taşıyor. Bu ‘alternatif dağıtım ve paylaşım projesi’ sayesinde festivalden beş film 29 şehirdeki sinemaseverlerle buluşuyor. Sakarya da bu şehirlerden biri ve gösterimler kampüste Kongre Merkezi'nde yapılıyor. Bize de, ne diyelim, bu işi akıl edenlere ve projede emeği geçenlere teşekkürü etmek kalıyor. 

Proje için hazırlanan kitapçıkta seçilen filmlerin içeriğiyle ilgili hayatta ‘olmaması gerekenlerle olması gerekenler’ arasındaki çizgiye vurgu yapılmış. Burma’da geçen bu öykünün başları öyle sert ki insanın kalbini buruyor; izleyiciyi yeryüzündeki adalet duygusu ve insandaki kötülüğün kaynağı üzerine Dostoyevski romanlarında görülen türde bir düşünmeye çağırıyor. Komana'nın köyünde (köy denebilir mi oraya?) asiler neredeyse herkesi öldürüyorlar. Fakat Komana'nın anne-babasını asiler kendileri öldürmüyor. Sizce bu 'görev' için kim seçiliyor? Evet Savaş Cadısı sert ve acı bir öykü işliyor. Tavşan yok, horoz var; ‘Gerçek nedir, Neo?’ sorusu yok, gerçeğin kendisi var.

Şöyle bir düşünüyorum da Ankara'daki öğrencilik günlerimden beri bu benim ilk kez bir film festivaline katılışım. Bu mevsimde gerçekten iyi gidiyormuş!




10 Şubat 2013 Pazar

'SENİN DE YÜZÜNÜ ÖZLEDİM, BABA'

Çantalarımız hazır. Birinde giysiler var, diğeri ağzına kadar oyuncak dolu. Aras’ı babaannesine götürüyorum. ‘Kendi başıma tatile çıkıyor gibiyim’, diyor. Kaç gün kalacağı henüz belli değil. Kapıda annesine sarılıyor.

Arabaya giderken  ‘Demek kendi başına tatile çıkıyor gibisin,’ diyorum. ‘Evet’ diyor. Örneği de var: ‘Dedemin İnsanları’ndaki çocuk gibi aynı. ‘Ama o gençti, büyük delikanlıydı' diyecek oluyorum; yanıtı şu: ‘Ben daha beş yaşındayım’ ‘Belki’ diyorum ‘Sen de büyüyünce o çocuk gibi başka ülkelere, uzak denizlere gezmelere gidersin.’ Sessizlik.  

Yola çıkıncaya kadar bir sorun yok ama azıcık ilerleyince arka koltuktan kedi mırıldanmasına benzer bir ses geliyor: ‘Anne… Anne…’ Duymamış gibi yapıyorum önce. ‘Acaba deden seni motoruna bindirecek mi, havalar açık olacak mı?’ falan diyorum. O da benim bu sorularımı duymazdan geliyor. Bu karşılıklı duymayışlardan sonra Dörtyol’a geldiğimizde işin rengi belli oluyor: ‘Baba, ben annemi istiyorum!’ Hay Allah, ne yapmalıyım?  İsterse hemen ertesi gün gelip onu alabileceğimizi söylüyorum Aras’a. Pamukova’da birkaç gün kalmasını uzun zaman önce planlamıştık. Oraya vardığımızda, yani ‘tatili’ başladığında, Aras’ın bundan hoşnut olacağını, ‘büyüklerle’ geçirilen bu birkaç günün ona iyi geleceğini biliyorum. Biraz sonra azıcık sakinleşiyor. Eve dönünce Aras’ın yolda biraz mızırdandığını Nilay’a anlatmamaya karar veriyorum (fakat bunu başaramayacağım). Oğlum birazdan uykuya dalıyor. Teypte geçen yazıda bahsettiğim aryalar çalıyor.

Televizyondaki altyazılarda E harfini görünce ‘Ekin’i özledim’ diyen bir çocuk Aras. İlk gün özellikle telefon konuşması yapmıyoruz. Sonra Orhan Batın’lara gittiklerini, babaannesinin ona Çarşamba günkü pazardan ‘tam beş tane’ oyuncak aldığını, dedesinin okuluna gidip oradaki ablaları ‘canavar suratı’ yaparak korkuttuğunu öğreniyoruz. Dedesiyle, akşamüstü dönerken bir yerden sonra eve kadar yürüyorlar. Onun için yorucu ve yoğun bir gün. Dedesine ofluyor pufluyor: ‘Adım atacak kalmadı (!)’ diyor. 

Beşinci akşam annesi telefonda ‘Baban seni almaya gelecek’ deyince Aras o an biraz duygusallaşıyor. ‘Senin yüzünü özledim baba’ diyor bana. Yapacağınız bir şeyi bir çocuğa önceden söylemek tehlikeli bir iştir. Bir parça huzur istiyorsanız eğer, planınızı açıkladığınız zamanla gerçekleştirdiğiniz zaman arasındaki aralığı minimum seviyede tutmalısınız. Sonra karışmam,  ‘ne zamangitcez, ne zamangelcekler’ le başa çıkamazsınız. Nilay’ın ‘Baban seni almaya gelecek’ demesinden etkilenen Aras’ın ‘Baba, senin yüzünü özledim’ demesinden etkilenen (!) Nilay ‘Hadi şimdi gidip alalım onu’ diyor bana. Fakat benden ‘Pazar daha iyi olur’ şeklinde bir ‘tavsiye kararı’ çıkıyor. Söz konusu telefon konuşması sırasında Aras annesine de onun tombik yanaklarını özlediğini söylüyor. (Not: Bu cümle denetimden geçmiştir!)

O Pazar sabahı erkenden kalkmış Aras. Babaannesine durmadan beni sorduğunu tahmin edebiliyorum. Mutfak penceresinden yüzünü görmemle kaybolması bir oluyor. Beni birlikte karşılıyorlar kapıda; omuzlarından tutup şöyle bir bakıyorum. Oğlum altı gün daha büyümüş işte! Gülümsüyor. Gözlerinde sadece ayrı kaldığımız zamanlardan sonraki buluşmalarımızda gördüğüm o mahçup sevinç var. ‘İşte yüzüm Aras,’ diyorum ona.  


23 Ocak 2013 Çarşamba

KÜÇÜK KÖPEKLİ ADAM


Bazı sabahlar Aras’ın okulunun bulunduğu sokakta köpeğini gezdiren yaşlı bir adam görüyoruz. Adam, köpeği çöp kutularının çevresini eşeler ve su oluklarının diplerini koklarken sabırla onun başında bekliyor. Sonra bu ikisi, ellerinde çalı süpürgeleriyle dükkânlarının önüne çıkmış birkaç esnafın arasından sakin sakin yürüyüp gidiyorlar. Bu, yaşlı adam için bir tür güne başlama töreni olmalı. Ona ‘Küçük Köpekli Adam’ adını taktım. Onları sabahları oralarda görmek bizim de günlük yaşamımızın küçük bir eğlencesi oldu. Uyku mahmurluğu içinde olan Aras’ın keyfi henüz gelmemişse ona küçük köpekle yaşlı adamı gösteriyorum. ‘Bak yine ordalar’ diyorum. Geçenlerde bir sabah çok yağmur yağıyordu. Okul yolunda seke seke giden birkaç öğrenci dışında kimsecikler yoktu sokakta. Nilay’a ‘Küçük Köpekli Adam çıkmamış bu sabah’ dedim. Güldü bana.


Genç yazarların edebiyat dergilerinde çıkan öykülerini elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Aralarında bazen benimkinin de bulunduğu bir dolu öykü arasından seçilen ve yayımlanmayı hak eden bu öyküleri -biraz da beğenmemek üzere- okurken kulağımı tırmalayan cümleleri Nilay’a da gösteriyorum: ‘Olmuş mu? Doğru mu bu cümle şimdi?’, diyorum mesela. Bana anlaşılmaz ve pürüzlü gelen kimi ifadeleri Nilay  ‘İşte, edebi olması için öyle yazmış’ diye açıklıyor. Ben de böyle durumlarda ona Çehov’dan bahsediyorum. Onun öykülerindeki süssüz, yalın anlatımdan. Edebiyatın mutlaka ağdalı bir dil gerektirmediğinden.

Küçük Köpekli Kadın, bir Anton Çehov öyküsü. Onu ilk önce Kate Winslet’lı The Reader filminden duymuştum. Burada filmin adını duymaktan bahsetmiyorum yalnızca; öyküyü okumadan çok önce bu film sayesinde birkaç paragrafını da duyma imkânım olmuştu. Çünkü filmdeki adam, hapishanedeki (bir zamanlar sevgilisi olan) kadın için kasetlere çeşitli edebiyat metinlerini kendi sesiyle kaydedip ona yolluyordu. Bunu hem ‘geçen zaman’ın hatırına hem de filmi izleyenlerin anımsayacakları bir suçluluk duygusunu bastırmak için yapıyordu.  İşte ‘The Lady with the Pet Dog’  da bu kasetlerden birinin içindeydi. Bu yazıya ilham veren küçük köpek ve yaşlı adam onlara yakıştırdığım isimlerini bu bahsettiğim öyküden aldılar. 

Anton Pavloviç Çehov’un uzun tasvirlerden kaçınan, net üslubunun gücü edebiyat dünyasında bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Güçlü ve yoğun duygular sade bir anlatımla da başarıyla verilebilir, der sanki onun öyküleri. Aşağıda, yukarıda kapağını gördüğünüz kitaptan seçtiğim Çekme Katlı Ev adlı öykünün finalini okuyacaksınız. Buyurun:  

Çekme katlı evi yavaş yavaş unutmaya başladım. Arada bir, o da kitap okuduğum ve resim yaptığım zamanlar, evlerinin pencerelerinde gördüğüm yeşil ışık apansız gelir aklıma. Jenya’ya aşık olduğum o günlerde geceleri eve dönerken ayak seslerimin yolda yankılanışını, soğuktan ellerimi ovuşturuşumu anımsarım. Daha da seyrek olarak, kendimi çok yalnız hissettiğimde, bir hüzün çöker içime; eski günlerime özlem duyarım. Böyle anlarda uzaklarda biri beni düşünüp yolumu gözlüyormuş, onunla bir gün karşılaşıverecekmişiz gibi gelir.

Nerdesin Misus? Nerelerdesin?





16 Ocak 2013 Çarşamba

BOĞAZ'IN SULARI ÇEKİLDİĞİ ZAMAN  
                                                                                 Bir alıştırma*

İstanbul’da yaşayanlar da hep söyler ya, Boğaz'ın - yılın herhangi bir mevsiminde, günün herhangi bir saatinde- sunduğu görüntüler biz şehrin konukları, yani İstanbul’a yolu arada bir düşenler için özellikle büyüleyicidir. İster bir tanıdığımızın düğünü ya da birkaç aylığına şehre gelmiş olan bir resim sergisi için İstanbul’a gidelim, ister uzun zamandır görmediğimiz bir okul arkadaşımızı ya da aileye yeni katılan bir bebeği görmek amacıyla yedi tepeli şehirde olalım, Boğaz'da ve civarında geçirdiğimiz dakikaların özel bir zaman dilimi olduğunu biliriz. Mavi sulara, üstündeki gemilere, kıyıdaki yalılara şöyle bir gözümüzün dalmasına engel olamayız. Dahası bunu isteriz.

Bir de şöyle düşünün. Yağmursuz, kuru bir kış günü. Gökyüzü tastamam griye kesmiş. Gene de İstanbul’un hüzünlü silueti ruh halinize iyi geliyor. Fakat boğaz görüş alanınıza girince tuhaf bir şey oluyor. Gişelere doğru yaklaşınca denizi görmek için aşağıya, ötelere baktığınızda ürperiyorsunuz. Orada deniz yok! Ortada bir damla su bile yok. Sadece korkunç bir karanlığın hakim olduğu devasa bir çukur. Sular çoktan çekilmiş, orada yeni bir hayat başlamış. Gözlerinize inanamıyorsunuz. Yer yer ateşler yanıyor aşağıda. Bu yeni vadide, kuruyan çamurların oluşturduğu yeni tepelerin arasında, tenekeden yaptıkları barınakları sarhoşlar mesken tutmuş; şehrin evsizleri, yoksulun yoksulu kimsesizleri hep oralarda yaşıyor. Orada, yeryüzünün doğal tabanı üstünde, yüzlerce yıl önce batmış kalyonların, canlı canlı boğazın sularına atılmış cariyelerin bedenlerinden kalan tozların, bir zamanlar denize uçmuş arabaların çürümüş kalıntılarının ve çaresiz hayatlarına köprüden atlayarak son veren yalnızların cesetlerinin birleşip toplaşıp oluşturduğu yeni bir yüzey, yeni bir yer oluşmuş. İçinde bulunduğunuz taşıt 'karşıya' ulaştığında şaşkınsınız; İstanbul'un o eski İstanbul, dünyanın o eski dünya olmadığını biliyorsunuz artık.

Kara Kitap yayımlandığında üzerine en çok konuşulan metinlerinden başında geliyordu Boğaz'ın Suları Çekildiği Zaman. Kitapta Celal Salik’in kaleminden okuduğumuz bu pasaj kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri olarak kabul edilir. O günlerde kitapla ilgili çıkan yazılarda bu bölüme mutlaka değinilmiştir. Ben de Orhan Pamuk’un bu güçlü metninden biraz ‘atıştırdığım’ bu alıştırmada bir bakıma kendi Kara Cadillak'ımı aramaya o vadiye iniyorum. Edebiyatseverleri ve sevecek olanları (ve dahi sevip de aslında bunun henüz farkında olmayanları) yanıma almayı umarak…

Bedii Usta’nın Evlatları, Hepimiz O’nu bekliyoruz ve Şehzade'nin Hikayesi gibi diğer metinlerle birlikte BSÇZ Kara Kitap’ın içinde duracak. Ve bir gün bizde de video oyunlarına benzeyen fantastik filmler çekilmeye başlandığında bu yeni vadi, bu yerin dibi, bir alt–dünya setting’i olarak bu tip filmler yapmak isteyenlerin gözde mekânlarından olacak.

* Enis Batur, Rakım Sıfır'a alt başlık olarak 'İmgelem Alıştırmaları' demiş ya hani... 

27 Aralık 2012 Perşembe

ONAT'IN ODASI

Onat Kutlar ‘Çevirmen’ adlı denemesinde çocukken yaşadığı bir olayı ve o olay sayesinde bir özelliğini keşfedişini anlatır. Kısaltarak aktarıyorum: Bir gün evlerine konuk olan emekli yargıç pencereden ağaçtaki serçelere tüfeğini doğrultmuştur. Çünkü o, serçelerin yemişlere zarar verdiğini düşünmektedir. Durumdan rahatsız olan abla ‘Vuracaksınız, yılanı vurun’ der. Babası 'Atı hazırladınız mı?’ diye seslenir seyise. Annesi misafiri yönlendirmeye çalışır: ‘Artık yorulmuşsunuzdur’. Emekli yargıç cevap verir: ‘Kalemi kırdık bir kere.’ Küçük kardeş de bunu anlamaz.

Aslında durum şudur: Baba yola çıkacaktır, ama bunu misafirine söyleyemez. Ablaya göre kuşların bir suçu yoktur; onları rahatsız eden asıl yılandır. Anne, artık yargıcın gitmesini istemektedir. Gel gelelim yargıcınsa kuşlar için verdiği idam kararından dönmeye niyeti yoktur.

Onat Kutlar o gün insanların bazen bir şey söylerken aslında başka bir şeyi kastettiklerini, bunun da başka yanlış anlamalara yol açtığını fark eder. Kimse kafasındakini net söylemez, söyleyemez. ‘Sanki odada bir Japon, bir İngiliz, bir Macar, bir İspanyol vardı ve hiçbiri ötekinin dilini bilmiyordu’.  Kutlar yıllar sonra konu üzerine düşündüğünde, bence de haklı bir tespitle, şu sonuca varır:

Beni en çok şaşırtan şey, iki insanın sözlerini aynı dilde birbirlerine çevirirken benim kullandığım sözlerle yeni ve üçüncü bir dil oluştuğunu görmem oldu. Çünkü eninde sonunda iki taraf arasında bulunan ben de bir ‘dil’le konuşuyordum. Ve bu dil öbür ikisinden farklıydı. İki insan, iki topluluk ya da yeryüzü ile insan arasında yeniden üretilen bir dil.

Şimdi kimi zaman düşünüyorum. Acaba edebiyat denilen şey bu mu?


'Doğmadığım Gün' isimli filmi seyredişim ‘Çevirmen’i yeniden okuduğum günlere denk geldi. Kısaltarak aktarıyorum: Almanya’da yaşayan Maria Şili’ye giderken Buenos Aires’te konaklar. Dilini bilmediği bu ülkede tuhaf bir şey olur: Maria tesadüfen duyduğu bir ninniyi tanır, ama buna bir anlam veremez. Meğer o, aslında hayatının ilk üç yılını Arjantin’de geçirmiştir ve annesiyle babası diktatörlük zamanında kaybolan otuz bin kişi arasındadır. Bunları yıllardır babası olarak tanıdığı Anton anlatır ona ve şimdi Maria’nın amacı, eğer varsa, bu ülkedeki diğer akrabalarını bulmaktır.

Film boyunca İspanyolca, İngilizce, arada azıcık Almanca ve (filmi Türkçe izlediğimiz için) Türkçe arzı endam eder. Aynı küçük Onat’ın odası gibi. Filmi izlerken sürekli bir çeviri etkinliğine tanık oluruz. Maria asıl anne babasıyla ilgili en ufak bir ayrıntıya ulaşmak için ağzı açık dinler konuşanı ve çeviren her kimse onu. Fakat burada şu dikkati çeker: Maria’yı büyüten Anton, Buenos Aires’te tanıştığı polis memuru Alejandro ve yeni keşfettiği akrabaları aynı dili konuşurlar ama bu, anlaşmaları için, bir olmaları için yetmez. Tarihi ve siyasi sebeplerle ayrılmışlardır, çoktan birbirlerinden kopmuşlardır. Tanıdık, değil mi?

Onat Kutlar’ın terimi kullandığı haliyle ‘çeviri yapmak’ sadece edebiyata özgü bir şey değil. Elbette sinema ve diğer tüm sanat dalları için de  geçerli. Buradan çok uzakta, sadece birkaç kelimesini bildiğim bir dili konuşan ve aynı ülkede yaşayıp aynı havayı soluyan insanların, içinde zulüm, gözaltında kaybolma ve işkence olan hikayesi yedinci sanatının sunduğu  ‘çevirmenlik’ hizmeti olmasaydı bana ve dünyaya ulaşmazdı.

Örneğin filmin bir sahnesinde dört kişi mutfak masasında oturmaktadır. Burada yönetmen bu dört kişinin arasındaki dil yabancılığı ve siyasi mesafeden kaynaklanan ‘insanın insana soğukluğunu’ ekranın bu tarafına başarıyla yansıtır. Bize öyle gelir ki o mutfak masasının etrafında sanki bir bitki, bir kaya parçası, bir uzaylı ve bir hayalet vardır.

Yani aslında dil yoksa belki hiçbir şey yoktur.  







12 Aralık 2012 Çarşamba


DÜNYADA NEDEN HAVUZLAR VE DENİZLER VAR?

Dış dünyayla temasları arttıkça ve ufukları günler içinde genişledikçe çocukların sordukları sorular farklılaşıyor, karmaşıklaşıyor. Peki, beynimizin içindeki merak kıvılcımı ilk ne zaman çakıyor, bu mekanizma nasıl çalışıyor? Şöyle düşünüyorum: Kafamız aslında zaman, var olmak, bir nedeni olmak gibi konulara çok küçük yaşlarda takılıyor. Büyük çoğunluğumuz büyüdükçe bu sorulara kendimize göre, ‘mahallemize’ göre cevaplar buluyoruz ya da boş veriyoruz. Ama zaman zaman bu cevapları çok arayıp hiç bulamayanlar da oluyor. Tarih onlara ‘varoluşçu filozof’ adını veriyor.


Ben de yakın çevremden (!) duyduğum bu tip birkaç soruyu derledim, düşünce tarihimize bir katkı olsun diye burada kayda geçiriyorum:

Dünyada neden havuzlar ve denizler var? : Bir yaz tatilinde havuz sefası sonrası duş alırken bir çocuğun aklına böyle bir soru gelebiliyor. Çocuklar her şeyi anlamlandırmak, bir yere konumlandırmak istiyorlar. Şu neden var, bu neden var? Bu sorunun ilkini aslında bir ‘kaka seansı’ sırasında duymuştum: ‘Dünyada neden tuvaletler var?’ Verdiğim cevabı uzun uzun burada anlatmayı gereksiz buluyorum!

Herkes ölünce ne olacak?: Öyle oyun oynarken, bağırıp çığlık atarken güm! diye gelen bir soru. İnsan reklâmdaki Şener Şen gibi eğilip ‘Dondurma yer misin?’ diye sormak istiyor. Az sonra anneannesine söz konusu soruyu aktarıyorum. O da ‘Hiç herkes birden ölür mü, oğlum?’ diyor.  

İnsanlar yokken, bu çayırlar yokken, ağaçlar yokken, inekler yokken… ee… o zaman insanlar nerede yaşıyordu? Pamukova’dan gelirken Akçay’dan Sapanca‘ya sapıyoruz. Etraf yemyeşil. İnekler de var, çayırlar da. (Ay)dede, babaanne herkes arabada. O zaman durun ben şöyle sıkı bir bulayım şunlara.

Her şey günah, de mi baba?  Okuldaki arkadaşlarından, sitedeki ağabeylerinden duyduğu bölük pörçük şeylerden kopup gelen bir soru. Bir şeyler öğrenmiş, biliyor ama ne bildiğini bilmiyor. ‘Her şey günah olur mu, oğlum?’ diye geçiştiriyorum. Sonra başka soru gelmiyor. Ama sanırım bizim de günah ve sevaplardan bahsetme yaşımız gelmiş. De mi Aras?

Allah nerede yaşar? Nilay’ı okula bırakırken akşam ne yiyeceğiz diye soruyorum.         (Evliliğimiz, görüldüğü gibi, ilk günkü romantik seyrinde ilerliyor.) O da ‘Allah ne verdiyse…’ diye yanıtlıyor. Az sonra arkada oturan Aras soruyu patlatıyor. Ben bir şeyler anlatmaya çalışırken başka bir soruyla sözümü kesiyor: Kafada mı yaşar diyor?

-Sizin düğününüz olurken ben nerdeydim? Another ice-cream, son?

-Burada sadece her şey mi var? Aras, ne diyorsun Allah aşkına?


21 Kasım 2012 Çarşamba

İNİŞLERİM ÇIKIŞLARIM

‘Bizim Quartet’te’ Petra’yı işlerken üzerinde durmayı sevdiğimiz cümlelerden biri de ‘The road twisted and turned...’ cümlesidir. Bunu Ürdün’deki Petra kalıntılarına doğru at sırtında ilerlerken dar bir patikadan geçen turistlerden biri söyler. O ders tahtaya, bu kullanıma bir başka örnek olması için ‘Life has its own twists and turns’ şeklindeki (yine ‘kimbilir nerede, nasıl, kaç yaşında’ duyduğum) deyişi yazarım. Türkçe’ye ‘hayatın kendine özgü inişleri ve çıkışları vardır’ olarak aktarabileceğimiz bu güzel ifade yalın bir gerçeği yansıtması ve herkesin hayatında somut bir yere gönderme yapması bakımından bana hep güçlü bir cümle gibi gelmiştir. Bu cümleyi tahtaya yazdığımda ve öğrenciler onu defterlerine geçirirlerken sınıfta bir sessizlik olur, fark ederim. Bu, dersin sıkıcılığından, şehrin boğuculuğundan veya diğer hayat dertlerinden kaynaklanan sessizliklerden değildir; daha anlamlı ve içi dolu bir sessizliktir. Henüz çok genç olsalar da öğrencilerimiz bilir ki adına yaşamak dediğimiz şey, kırılgandır. Hayat, doğası gereği, sürekli düz bir çizgide akmaz. ‘Sıfır sorun’ çoğu zaman bir temenniden öteye gitmez.

Oğlum bazen okula gitmek istemiyor. Hele bu yılın ilk günlerinde, ertesi sabah erken kalkması gerektiği için onu yatmaya yönlendirdiğimizde içinde oluşan karanlık yüzüne yansıyordu, görüyordum. Böyle bir akşamdı, yanına uzandım ve neden okula gitmesi gerektiğini anlatmaya çalıştım. Konuşmamın içeriği, bu yazının ilk paragrafında anlatılanların 4 yaş için sadeleştirilmiş halinden ibaretti.  (Hayat her zaman bizim istediğimiz gibi olmaz, bugün okula gideriz; yarın tatil olur başka yere gideriz, gibi…) Ne kadar başarılı oldum, bilmiyorum. Bu tip erken hayat bilgisi dersleri ne kadar gereklidir, onu da bilmiyorum. Ama o anki hissiyatım Sabahattin Ali’nin kızı için şu satırları yazarken taşıdığı hissiyatla aynıydı muhakkak:  ‘…üzülecek bir şey yok. Her şey düzelir, hele Filiz hiç üzülmesin.’

Bu yazıya başlık olarak, yazıyı hazırlarken aklıma gelen Fikret Kızılok’un güzel şarkısını seçtim. Şarkıyı Youtube’dan birkaç kez dinledim. Ardından biraz İlhan İrem, biraz da Aydın Tansel aldım. Sonra bugünkü şarkıları ve onların sözlerini şöyle bir düşündüm. Ve Türk Pop Müziğinin en kısa zamanda, bu sektörde sık başvurulan bir kullanımı tekrarlayarak söylersek, tekrar ‘bir çıkış yakalamasını’ diledim.     

31 Ekim 2012 Çarşamba

EĞER MUTLUYSAN VE BUNU BİLİYORSAN


Bir arkadaşım bir kaç gün  önce haksız yere tutuklanan ve bir süre çocuklarından ayrı kalması gereken bir anneyle  ilgili  gazetede  okuduğu haberi bize aktarırken 'Dünya aslında  zor bir yer, arkadaşlar'  diyordu. Gerçekten de bugün pek çok insan dünyanın ne kadar zor bir yer olduğuna her defasında yeniden tanık olmamak için televizyonda haberlere bakmıyor, gazeteleri okumuyor. Ne var ki, bizi çevreleyen acılardan kendimizi soyutlamamız her zaman mümkün olmaz. Bazen durup düşünürüz: Mutluluk bu dünyada bir istisna mıdır, diye sorarız. 

Yeşim Ustaoğlu'nun son filmi Araf, 'her insanın dünyası kendine zor', diye düşündürüyor. Film, şehirler arası bir dinlenme tesisinde hep yorgun iki gencin hikayesi esas olarak. Bu gençlerden biri  yukarıda gördüğünüz resimde üst geçitte durup kırmızı bir kamyonun yolunu gözleyen kız, Zehra. Öteki, olgunlaşmasına daha çok olan, klişeler ve küfürlerle yaşayan bir taşra delikanlısı. Bu dinlenme tesisi onların hayatlarının bekleme odası. Biraz zaman geçsin, bekleme bitecek. Peki onun yerine ne başlayacak?  

'Yolu çocuklardan ve şarkılardan geçen' herkes şu ünlü şarkıyı duymuştur : If you're happy and you know it, clap your hands...Yani 'eğer mutluysan ve bunu biliyorsan ellerini çırp!' der şarkı. Bana öyle gelir ki bir çocuk şarkısından beklenmeyecek kadar sıkı bir önerme vardır burada. Şarkı, bir şekilde, sadece mutlu olmakla değil, bunun farkında olmakla da ilgilenir. Bilinçli mi yapılmıştır yoksa kafiye mi öyle gerektirmiştir bilmem ama şarkı 'if you know it' (eğer bunu biliyorsan) diyerek bilince davet eder bizi. Mutlusun, bunu bil, bunu hatırla demek ister sanki. Gerçekten de bazen bunu hatırlamamız gerekir hayatta; çünkü bizler zaman zaman aslında (ne kadar) mutlu olduğumuzu bilemeyebiliriz de.
..

Araf'ta hikayelerini izlediğimiz insanlar mutsuzlar ve bunu biliyorlar. Hayatlarını değiştirmek için iyi kötü çaba da gösteriyorlar. Ve bu çabanın zaman zaman 'eğreti' durduğunun da farkındalar. Mesela, Zehra'nın (Neslihan Atagül -ki burada bir oyuncu olarak umut vermekten fazlasını yapıyor)  Derya ile  (Nihal Yalçın) kafede otururken 'Gideceğiz buralardan, o da beni seviyor' demesindeki klişe duygusu ikisini de güldürüyor. 'Başka çaren yok' diyor Derya sık sık. İstasyondaki sahnede Nihal Yalçın ne kadar başarılı ve ne kadar çaresiz! Diyaloglar azmış, Özcan Deniz'in orada ne işi varmış, o sahne neden o kadar uzun sürmüş... Bütün bu tartışmalar bir yana, insanı mutluluk üzerine düşündürten bir film olmuş Araf.  

Gönül ister ki dünyada mutluluk istisnai değil daimi bir durum olsun, fakat işte bunun mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz. 17. yüzyıl düşünürlerinden Leibniz'e göre 'yaşadığımız bu dünya, mümkün dünyaların en iyisidir.' Galiba çoğu insan 
pek de bilincinde olmadan bu şekilde düşünüyor ve günlük hayatında bu düşünceden bir tür teselli duygusu devşiriyor. Ama gene de insan 'biraz daha diyalog olsaydı' diye düşünmeden edemiyor;  insanlar ve uluslararası ilişkilerde. Ve tabii bazı Türk filmlerinde...  






12 Ekim 2012 Cuma

ÖMER'İN TEMENNİSİ



Aras, koşarken düştüğünde veya diyelim ki kafasını bir yere çarptığında benim de canımın yandığını biliyor. Yerden kalkıp üstünü başını silkelerken, benim o an çok belli etmemeye çalıştığım telaşımı fark edip, ‘Acımadı ki!’ diye sesleniyor. Bu seslenişle Aras her şeyin normal seyrinde olduğunu bir an önce babasına duyurmuş oluyor.

AVM’nin önündeki parkta hava iyice kararmasına rağmen ışıklar bir türlü yanmıyor. Onu yeni tanıştığı arkadaşıyla kumda oynarken izliyorum. Hava o kadar karanlık ve Aras o kadar küçük ki bazen oyun alanının içlerine bir yerde yere çömelirse görüş alanımdan çıkıveriyor. O da, muhtemelen, kafasını bana doğru çevirdiğinde bankta heykel gibi oturan bir adam görüyor. Bir an onun silüetini kaybediyorum. Çocukların tırmanmak için kullandıkları platformlardan birinin koyuluğunda kalmış. ‘Nerde-nerde?’ derken bir an karanlıklardan çıkıp bana doğru koştuğunu görüyorum. Koşuyor, koşuyor , sonra  ayağı kumların bittiği yerdeki tümseğe takılıyor ve… O an o karanlıkta benim dişlerimi sıktığımı ve biraz irkildiğimi görmesi imkânsız, fakat ayağa kalkınca yine ilk iş olarak ‘Bi şey olmadı baba!’ diye sesleniyor. Sonra koşup yanıma geliyor.

 — Oğlum, diyorum, dikkat etsene... ayağına…bastığın yere…
   Ben  bunları söylüyorum,  ama o aldırmıyor. Az önceki düşüşünü çoktan unutmuş.
—Baba, diyor nefes nefese, Ada’nın doğum günü için çok heyecanlıyım…
—Tamam, yarın gidiyoruz zaten…

Ada’yla az önce alışveriş merkezinin girişinde karşılaştık. Küçük kız hemen annesine ‘doğum günümü söylesene anne’ diyor. ‘Biliyorlar zaten kızım’ diyor Seda. Sonra onlarla vedalaşıp parka doğru gidiyoruz. Aras aslında Ada’yı tanıyor bile sayılmaz. Eğer Facebook çağında olsaydı muhtemelen onu listesine ‘eklemiş’ olurdu ama şu an için Ada, ertesi gün için bir etkinlik, bir farklılık demek.  Çocuklar bir şeyden heyecan duymaya ne kadar hazırlar! Eve gidene kadar birkaç defa daha doğum gününü konuşuyoruz. Hatta ‘Ekin de gelecek mi? diye bile soruyor.   
        
Ertesi gün Ada’nın doğum günü beklendiği üzere küçük bir şenlik havasında geçiyor. Gerçi Aras’ın kendine gelmesi bir saate yakın sürüyor ama sonra ortama alışıyor. Biri o dakika mikrofonun başında 'yazdığı' olmak üzere iki şarkı söylüyor ve finalde Aras’ı diğer çocuklarla beraber yerlerde yuvarlanırken görüyoruz. ‘Sefer Abi’, sağ olsun, çocukların eğlenmesi için tüm enerjisini ortaya koyuyor.  Ve ‘şenlik’ biterken Ömer güzel bir konuşma yapıyor:

‘Bütün çocuklarımızın şimdiki ve gelecekteki tüm doğum günleri kutlu olsun; inşallah hep mutlu olsunlar.’

Bir ay sonra şimdi bakıyorum da şu zor günlerde Ömer’in temennisi daha bir anlam kazanıyor. Çünkü şurası kesin ki çocuklar, diyelim ki, takılıp düştüklerinde en çok büyüklerin canı yanıyor... 

19 Eylül 2012 Çarşamba

DENİZLİ'YE VARDIĞIMDA İSTANBUL'A...


Ramazan Bayramından birkaç gün önce Adapazarı ile Denizli arasında altı saat kadar süren bir yolculuk yaptım. Bu iki şehir arasındaki yolculuğum esnasında, bir tas çorba için durduğum Afyon’un yanı sıra, sırasıyla, Buenos Aires, Londra, Paris, Budapeşte, Lizbon ve Roma şehirlerini de şöyle bir gezdim dolaştım. Böylece pek çok şey öğrendim ve o kadar çok yeni ses dinledim ki yolculuğumun sonuna, yolumun ucuna hemen gelmişim gibi oldu. Buenos Aires’te harika tango ezgileri ve Eva Peron eşlik etti bana; ‘çocukluğumum krizi’ Falkland Savaşını hatırladım ve şehrin isminin kelime anlamını (güzel havalar) öğrendim. Lizbon’da fado müziğinin kaynağı, gelişimi ve bu kez onun kelime anlamı (kader, fate) üzerine anlatılanları dinledim. Portekiz’in dünyaya kazandırdığı denizciler de oradaydı: Bunlar, hepsi değişik ilklere imza atan önemli kaşifler: Ferdinand Magellan, Kristof Kolomb, Vasco De Gama, Bartolomeu Diaz ve Pedro Alvarez Cabral (böyle sayınca bir başka Portekiz çetesi gibi duruyorlar, değil mi?) Sonra efendim, Londra’da içinden yağmur ve sis geçen şarkılar dinledim. Paris’te Edith Piaf, bohemyanizm, ve tabii ki Eiffel Kulesi vardı. Budapeşte’de ise Mohaç Savaşı, Macar Gulaşı ve nefis Macar şarkıları…    

Tüm bunlar NTV radyoda cumartesi günleri yayınlanan Laterna programı sayesinde oldu. Laterna, profesyonel rehber Özge Ersu’nun ‘gidemediğiniz coğrafyalara ruhunuzu götüren program’ sloganıyla ve titizlikle hazırladığı bir gezi ve müzik programı. Yola çıkmadan bir gece önce internetten programın linklerini buldum ve on bölümü (on şehir demek bu) MP3’üme yükledim. Ertesi gün lastiklerin havasını kontrol ettirdikten sonra gaza ve play tuşuna bastım. 25 yıldır gezdiğini ve insanları gezdirdiğini belirten Özge Ersu programını biraz tarih, azıcık şiir, hoş anekdotlar ve harika şarkılarla donatıyor. Bu hoş programı bir yolculukta dinlerseniz eğer, gideceğiniz yer  ‘ırak iken yakın’ oluveriyor.

Yine internetten edindiğimiz bilgilere göre, Laterna kolu çevrildiğinde daha önce programladığınız şarkıları sırayla çalan bir tür org, bir sokak çalgısı. Yüzyılın başında eğlendirmiş insanları Laterna, o günün kapalı dünyasında onların ruhunu ‘gidemedikleri coğrafyalara’ götürmüş. Ama işte, 1940’larda gramofonun gelişiyle, o gitmiş.

O gün Laterna programının benim yolumu oldukça kısalttığını söyleyebilirim. Denizli’ye vardığımda İstanbul’a gelmiştim. İftara bir saat vardı ve şehir, bir saat sonraki sessizliğine kadar sürecek olan telaşına çoktan kapılmıştı. Eğer yaşadığınız şehre iftar vakti şöyle ‘bir tepeden’ baktıysanız, benzersiz bir sessizliğin birkaç dakika içinde şehri bir uçtan ötekine usul usul geçtiğini gözlerinizle görmüşsünüzdür. Ben Denizli’ye vardığımda, işte bu sessizlik öncesi telaşta, kırmızı ışıkta birbirlerine huysuzca sokulan arabaların arasında beklerken, Laterna mikrofonlarına daha birkaç gün önce hayata veda eden Müşfik Kenter geçmişti. Yolun sonunda Orhan Veli’nin İstanbul Türküsü adlı şiirini üstadın eşsiz sesinden dinledim. Az sonra mahalleye girdim ve 'tekerleklerin ucuna basarak' ilerleyip arabamı evin önüne park ettim. Herkes alt kattaydı , içerde bir gürültüdür gidiyordu. Sesler açık pencereden dışarı taşıyordu. Nefesimi tutarak kapıya yaklaştım. Geldiğimden hiç kimsenin haberi yoktu; beni aslında ertesi gün bekliyorlardı ve o dakika Aras annesiyle ‘ben birisini özledim, bil bakalım kim?’ oyununu oynuyordu!   

11 Eylül 2012 Salı

DÖŞEĞİMDE ÖLÜRKEN


Anse Bundren bir sabah dört oğlu ve bir kızıyla, katırların çektiği bir arabayla Jefferson'a doğru yola çıkar. Bu yolculuğu karısına verdiği sözü yerine getirmek için yapmaktadır, ama şimdiden üç gün geç kalmışlardır. Üstelik bu zorlu yolculuk son zamanların en çetin yağmurlarının yağdığı günlere denk gelmiştir ve onları karşı tarafa geçirecek köprüler, günümüzde Hollywood yönetmenlerinin felaket filmlerinde gösterişli bir şekilde yaptığı gibi, bir bir yıkılmaktadır. Burada ilginç olan, Anse Bundren'ın karısı ve çocuklarının annesi Addie Bundren'ın da bu arabada onlarla birlikte Jefferson'a gitmekte olmasıdır: Bir tabutun içinde!  

Edebiyat uzmanlarının William Faulkner'ın bilinç akışı tekniğiyle yazmış olduğunu söyledikleri Döşeğimde Ölürken yine aynı uzmanların tanımlamasıyla söylersek, metnin okur tarafından yeniden üretildiği türde bir roman. Yani biraz kapalı ve birden fazla okumaya açık. Olaylar 15 kişi tarafından anlatılıyor, hikayenin aşamalarını, örneğin tabutun hazırlanışı (büyük oğlan Cash, annesi daha ölmeden başlamıştır tabutu çakmaya ve çekiç sesleri bizim romana giriş zilimizdir ve diğer karakterler de hikayeye bu zili duyarak dahil olurlar), Jewel ve Darl'ın birkaç dolar kazanmak için gittikleri yerden geç kalmaları, geçtikleri kasabalar, yağan yağmurlar, tabutun nehre düşmesi ve Cash'in ayağının kırılması, Dewey Dell'in karnındaki istemediği bebeği için eczane araması ve sonunda Jefferson'a ulaşmaları hep farklı gözlerden ve dolayısıyla farklı algılardan aktarılıyor. Addie'nin vasiyeti akrabalarının yaşadığı Jefferson'a gömülmektir ve herkes bu amaç için seferber olmuştur. Ama işte, burada da 'herkesin bir derdi var'dır, dolayısıyla öykü bu kadarla kalmaz ve okuyucunun önüne çeşitli yollar açılır. Burada ilginç olan, bir ara aslında yolun sonuna gelmiş olan Addie'nin de sesini duymamızdır; yazar Addie'nin içinde kalanları bize duyurmak için ona da bir bölüm ayırmıştır.

William Faulkner romanı altı haftada yazmış, Murat Belge onu Türkçe'ye çevirdiğinde 18 yaşındaymış, Bundren'ların Jefferson'a yolculukları dokuz gün sürüyor, ben ilk 70 sayfadan sonra başa döndüm, o yolu bir daha yürüdüm, romanı çok beğendim ve sanırım, bu roman kişilerine ara ara yine kulak vereceğim. Hasılı, ben Döşeğimde Ölürken' i severek okudum, başucuma koydum...
    

                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...