19 Ekim 2021 Salı

                                      BEN BEKLERİM 

I.

Bir dergiden gelen yanıt yolladığım öykünün değerlendirmeye alınacağını ama -olursa- yayımlanmasının beş-altı ayı bulabileceğini söylüyor. Başka bir mecrada değerlendirmek isterseniz, diye yazmış, editör arkadaşım.  Ona bu ince davranışı için teşekkür ediyorum. Bu öykü bende bir yıldır falan bekliyor, diyorum, birkaç ay da sizde durabilir. Yazan kişi için beklemek bir yük, bir zahmet değildir, sürecin doğal bir parçasıdır. Sorun olmaz benim açımdan, diye yazıyorum arkadaşıma, ben beklerim.


 II.

Dersin bitiminde yanıma geliyor. Maskeden dolayı önce ne söylediğini pek anlamıyorum. Kabalık olmuyordur umarım, dediğini duyuyorum. Kabalık? Ne bakımdan? Şimdi siz derste soru sorunca, diyor, ben yanıt vermiyorum ya, umarım kabalık olmuyordur. Gülümsüyorum. İkinci haftanın sonundayız, sınıfta kim konuşkan, kim biraz çekingen, artık biliyoruz. Bunun sorun olmadığını söylüyorum ona. Gerçekten değil. Bazı öğrenciler sonradan açılır. Herkes oyuna aynı anda katılmaz. Normal bu, diyorum, demek senin için biraz daha zaman gerekiyor. Bu düşünceli davranışı hoşuma gidiyor, gülümsüyorum ama belki de gülümsediğim pek anlaşılmıyor, maskeden dolayı. Buna takılma, diye ekliyorum sınıftan çıkarken, sen de sonra konuşursun, ben beklerim. 


 III.

En son ağustos ayının sonunda görüşmüştük. Beş eski arkadaş birlikte bir şeyler yemiştik. Sonra koyu bir çay sohbeti. Oturduğumuz yerin serinliği, ağaçların kokusu hoşuna gitmişti. İlk kez geliyordu ve bir tür huzur duyuyordu bundan. Ne güzelmiş, dedi bana, gelebiliriz her zaman buraya.


Tam kırk gün sonra yeniden toplandık ama artık dört kişiydik. Öğleden sonra caminin karşısındaki küçük parkta biraz oturduk. Yemek yediğimiz gece ayrılırken sözleşmiştik, artık arayı uzatmayalım, demiştik. Ama hayal ettiğimiz buluşma bu değildi.


İçimizden biri, en büyük kilit kırıldı, dedi. Öyleydi gerçekten. Bizi bir araya getiren oydu her zaman.


O gece arabalarımızı park ettiğimiz yerde vedalaşırken tuhaf bir şey oldu. Diğerleriyle yumruklarımızı tokuşturduk. Yeni dönemin selamlaşma biçimi. Onunla sadece başlarımızı hafif öne eğmekle yetindik ve orada öylece durduk. Kollarımızı uzatmadık, sarılmadık, yumruk da yoktu. Belki gözlerimiz konuşmuştur.

Olmazsa sen gelirsin, dedi bana, arabaya binerken. Tabii, dedim, olabilir. Ama benim yaşadığım yer her zaman biraz daha hareketliydi. Değişiklik duygusu daha barizdi. Siz gelin gene, dedim, ben buralardayım, her zaman beklerim.




 

15 Mayıs 2021 Cumartesi

                                ŞAMPİYONLUĞU ALDIĞIMIZ MAÇ

Gerçek finalini hikâyenin tam ortasına koyan post-modern romanlar gibi bir sezon! Bütün sırlar aslında kitabın iç bölümlerinden birinde açığa vurulmuş. İş oradaymış ve kazanan çoktan belli olmuş! 7 Şubat 2021 Pazar akşamı oynanan Beşiktaş-Konya maçından bahsediyorum. Siyah beyazlılar kupayı şimdi kaldırmış olabilirler ama, bana öyle geliyor ki, takım şampiyonluğu asıl bu maçta kazanmıştır. Son zamanlarda kırılma noktalarına işaret etmek moda oldu ya, bu sezonki yarışın en çok inceldiği yeri görmek isteyenler bence buraya bakmalılar. Zordur: Bir savunma oyuncunuz 21. dakika atılırsa, geri kalan süreyi en az kayıpla geçirmenizi sağlayacak formülleri bulmanız gerekir. Büyük takımların da böyle durumlarda şartları fazla zorlamadığı çok görülmüştür; alınacak bir puan çok değerlidir, yeterlidir. İyidir yani.




Ama o akşam öyle olmadı. Kaybedilecek olası puanların öncelikle maçın ilk bölümünde iki sarı kart görmeyi başaran N’sakala’ya yazacağı müsabakada, Beşiktaşlı futbolcular kazanmayı o kadar çok istediler ki kurdukları baskı televizyonlarını yeni açan izleyicilere eksik oynayan takımın Konyaspor olduğunu düşündürtebilirdi. 81. dakikada Rosier’in ayağından gelen golle tüm taraftarlar rahat bir nefes aldı. Bitiş düdüğüyle birlikte Joseph de Souza’nın kendini boylu boyunca yere bırakışı bu çabanın anlamlı bir görüntüsü olarak hafızalara kazındı.  Bana göre Konya karşısında alınan sonuç Beşiktaş’ın sezon boyunca aldığı en değerli galibiyettir. Maç bitince ekranın karşısında öylece kaldığımı, soyunma odasına giderken birbirlerini mutlulukla kutlayan oyuncuları maç hala sürüyormuşçasına dikkatle izlediğimi çok net hatırlıyorum.  Takım şampiyon olmasaydı bile sıradan bir taraftar olarak benim nezdimde bu maç çok değerli olacak, hep öyle kalacaktı.



Şüphesiz Joseph’inki spor tarihinde başka örnekleri de olan ikonik fotoğraflardan. 7-8 saat süren maçların bitiminde tenisçilerin ya da uzun koşuların sonunda atletlerin kendilerini böyle yere bırakışları vardır. Yorgun sporcu kollarını iki yana açar ve orada uzandığı birkaç dakika boyunca dünyayla bağlantısını keser. Hissettiği gurur ona yorgunluğunu unutturur. Bana öyle gelir ki yerde yatan kişi o an başka bir boyuta geçmiştir. Bu görüntü bize sporun, sporcu olmanın doğası hakkında çok şey söyler. Biz Türkiye’de spor başlığı altında hep başka şeyler konuştuğumuz için bunları unutmuşuzdur: Dayanıklılık, azim, asla pes etmemek, takım ruhuna uyum, disiplin. Joseph de Souza’nın fotoğrafına bakarken ben bunları görüyorum.



Beşiktaş’ın başarısının mimarı şüphesiz Sergen Yalçın’dır. Takım içinde sağladığı iletişim, maç sırasındaki taktiksel hamleleri, öğrencilerini derbilere soğukkanlı bir şekilde hazırlaması onun başarı hanesine yazılmalı.  Sergen Yalçın sezon boyunca gençlere şans tanıyan ve yaş almışları da iyi tanıyan bir teknik adam profili çizdi. Bana öyle geliyor ki Beşiktaş onun liderliğinde şişirme transferlerden uzaklaşacak. Ajax’ta, Dortmun’da gördüğümüz tarzda genç, zıpkın gibi çocuklar bulup takıma katacak. Yani bana öyle geliyor.



Şampiyonluk kazanıldığı için böyle konuşuyorum sanılmasın. Kuşkusuz kupa ve kupalar önemli, onlar nihai hedef her zaman. Ama Sergen Yalçın geçen yılın ortasında göreve başlamıştı ve sezonu (o saç baş yolduran Lens’li, Boyd’lu kadroya rağmen) ezeli rakiplerinin önünde tamamlamayı bilmişti. Bu yıl da kadrosu çok derin değildi ama herkesten maksimum düzeyde faydalanmayı başardı. İlk başta eleştirilen futbolcular haftalar ilerledikçe daha çok form tuttular. Pek çok futbol yorumcusu daha sezon ortasında Yalçın’ın hakkını teslim etti- biz de bu yorumcuların hakkını teslim ediyoruz. Bu sezonun özeti olarak şöyle söyleyebiliriz: Sergen yönetti, şampiyonluk geldi!


Uzun lafın kısası, o geceki Konyaspor maçı sanki şampiyonluğu kimin daha çok hak ettiğini gösteren bir işaret fişeğiydi. Gözlemciler artık mayanın tutuğunu görüyorlardı, ekipte takım ruhu ve kazanma hırsı oluşmuştu. Geriye bu ruhu kaybetmemek, güzel futbolu sürdürmek ve en az puan kaybıyla ilerlemek kalıyordu. 


Ah, bir de Abu o akşam Altay’ı geçebilseydi…!

 

16 Nisan 2021 Cuma

SPEAKING: EN ETKİLİ ÖĞRETİCİ

Four Skills

1.

Öğrencilerimizin çoğu kendilerini en rahat hissettikleri becerinin Reading olduğunu söyler. Nedeni basit: Okurken yalnızsındır, kimse seni zorlamaz, kimse senden bir şey beklemez. Düşünmek için zaman da vardır. Üstelik her şeyi anlamadığınız durumlarda bile okuduklarınızdan genel bir sonuç çıkarmak mümkündür. Bu son dediğim zaten Reading'in amaçlarından biridir.


2.

Listening ise öyle değil. Konuşulanları anlamak sıkı bir birikim, hız ve pratik gerektirir. Bugünlerde bol bol dizi izlemek bu sorunu kısmen çözmüş görünmektedir. Ama yolun başında olanlar için şöyle az dolu bir native speakers diyaloğu ciddi bir külfet anlamına gelir. Adamı resmen yorar bu konuşmalar! Böyle durumlarda öğrencilerimizin geleneksel mazeretleri vardır: Kayıttakiler ya inanılmaz hızlı konuşuyorlardır ya da orada söylenen şeyler buradaki kulağa net bir şekilde ulaşmıyordur (Çok yutuyorlar hocam!) Bu bakımdan Listening her zaman zorlayıcı bir aktivitedir. Sınavlarımızın Listening bölümü bittiği an bazen salonda düşük yoğunluklu bir uğultuyla birlikte gülüşmeler duyulur. Kalemini bir kenara atanlar bile olur.


3.

Writing becerisi de kendine özgü dertler getirir. “Aklıma yazacak bir şey gelmiyor, hocam” en sık duyduğumuz yakınmadır. Çünkü Türkiye’de kimse kuş gözlemlemeye gitmez! Hobilerimiz, ilgi alanlarımız sınırlıdır, olduğunda da onları hayata geçirecek ortam pek olmaz. Gerçi akla bir şey gelse ne olacak? Onu düzenli bir şekilde yazıya dökmek çetin bir iştir. Bu, öğrenmekte olduğumuz yabancı bir dilde geçerli değildir sadece. Kişinin ana dilinde bile okunaklı, sürükleyici şeyler yazması öyle kolay bir iş değildir- kendimden biliyorum!


4.

Speaking en zor olan mı acaba? Sanırım çoğu öğrenci böyle düşünüyor. Zaten nihai hedef de budur. Konuşabiliyorsanız, diğerlerini zaten bir şekilde yapıyorsunuz demektir (-generally speaking, I mean!) Ama konuşma pek sonra gelir. Türkiye’de herkesin bir “Anlıyorum ama konuşamıyorum” dönemi vardır. Ben burada yine duramayıp bir Ortaçgil göndermesi yapayım: Anlamak konuşmaya yetmez!

 

Dilimizin Bilgisi


Bu dört becerinin yeter miktarda dilbilgisi istediğini söylemeye gerek yok. Ne var ki eğitim sistemimiz gramere ve tablolara geldi mi yeter nedir bilmez. Konuşma yok, yazmak yok, ama Present Simple her daim yeniden anlatılır. Geniş Zaman kritik bir konudur. Bu aralar daha az, ama eskiden öğrencilerimizden en sık duyduğumuz soru, bu dönem kaç tense göreceğiz, sorusuydu. Biz ulus olarak zaman kiplerine büyük önem veririz, bunun için zamanımız pek geniştir!


Ama işin bitirici kısım sözcüklerdir. Dört becerinin de olmazsa olmazı, hepsinin tutkalı aslında kelime bilgisidir. Sözcükleri öğrenmek, onları hafızada tutmak saatlerce mesai ister. Ama başka çare de yoktur. Sözcükler şarttır. Onlar olmasa kime ne söylenebilir!


Denize düşen


Uzun sayılabilecek bir KPDS-UDS-YDS ‘kariyerinden’ sonra kendimi Zoom’da ekran paylaşırken buldum! Aradaki akademik dünyada yaşanan kriter değişimlerini, salgının başlamasını, uzaktan eğitime geçişi falan geçiyorum. Bir süredir Talk From Home adı altında Zoom’da yaptığım birebir derslerden şu (sanırım zaten bilinen) sonuca vardım: Dil eğitiminde çok az şey, konuşmak ve bir şeyler söylemek zorunda olmak kadar öğretici! Çok az şey o an karşılanması gereken bir ihtiyacın sağladığı kalıcılık duygusunun yerini tutuyor. Şu bir gerçek ki konuşmak ve diyaloğu sürdürmek mecburiyetinde olmak bir yapının veya sözcüğün daha etkin ve hızlı bir şekilde yerleşmesine imkan tanıyor. Ben bilinen bir kıtayı yeniden keşfetmiyorum bunların söylerken, hele kısa bir yurtdışı deneyiminin bile kişinin dil düzeyini ne kadar değiştirdiği hepimizin malumuyken.


Bir iki anı-vaka, minik-örnekle söylemek gerekirse: Konuşmamız esnasında iki cümleyi birbirine bağlarken öğrencimin durakladığını gördüğümde, mesela, at such times, diyorum. Muhatabım ipi oradan alıp tırmanmaya devam ediyor: At such times, I become more talkative. Bazen de karşımdaki kişi daha önce hazırlandığı ama arada kontra sorulara maruz kaldığı bir konuda güzel güzel bir şeyler anlatırken, aniden durup "göz-lem-le-mek...” diye mırıldanıyor, ben de hemen imdada yetişip puzzle’ın eksik parçasını uzatıyorum. Benim tecrübeme göre, yani sonraki derslerden anladığım kadarıyla, konuşmacının yaşadığı bu instant epiphany çarpıcı bir öğrenme deneyimi sunuyor kişiye. Ya da mesela, şu That’s the whole idea, ifadesini ele alalım. Bu tip bir ifadeyi başka iki kişinin konuşmasında duymakla, onun direkt yüzünüze söylenmesi arasında bir fark olmayacak mı? Şüphesiz, oluyor. Şu kullandığım “duymakla” sözü bile belirleyici burada, çünkü çoğu zaman böyle şeyleri duymuyoruz da.

 

Gerçeklik ve İçtenlik


Geldik en önemli meseleye! Yukarıda anlatılanlar bir yana, bizi asıl konuşturan şey duygularımızdır. Arkadaş toplantılarını düşünün: Üstüne az düşündüğümüz, bizi o kadar da ilgilendirmeyen konularda edecek pek bir laf bulamayız. Konuşmayı canımız istemez hiç. Ama işin içine öfke, mutluluk, şaşkınlık gibi hisler girince konuşmamız değişir, daha içten hale gelir. İngilizce meselesinde de durum farklı değil.  Gerçeklik duygusu bizi yüzeysel sözler söylemekten alıkoyar. Mesela, en iyi arkadaşımız hakkında konuşurken hissettiklerimiz ve gözlerimizde beliren parıltı söyleyeceklerimizi destekler. Sevdiğimiz, bildiğimiz bir filmi daha bir hararetle anlatırız. Aynı şekilde gender konuşurken, Bir Başkadır'daki bir karakteri çekiştirirken ya da Boğaziçi meselesini tartışırken, yani biraz takık olduğumuz konularda İngilizcemiz de akıcı hale gelir. O kadar ki o ana kadar belki biz bile bunun farkında değilizdir.


Hasılı gerçeklik duygusu, sahicilik hissi yaratıcılığı besler. Konuşmanın anlamlı olmasını sağlar ve bu da bizi daha ikna edici yapar. Duygular karşımızdakine böylece daha rahat geçer.


E, durum edebiyatta da böyle değil midir? Sanatta da böyle değil midir? Sorarım size.

25 Ocak 2021 Pazartesi

İHTİYAÇ EN İYİ ÖĞRETMENDİR


Olgunluk Dersleri: İki Yıl Okul Tatili’nin hemen başında yer alan bu cümleyi Aras’la kitabın ilk birkaç bölümünü okuduğumuz gecenin sabahında mutfaktaki tahtamıza yazdım. Okuyanlar hatırlayacaklar: İçine düştükleri durumun getirdiği zorunluluklar yüzünden birden olgunlaşan Jules Verne’in çocukları hayatta kalmak, yiyecek bir şeyler bulmak ve barınmak için çok ciddi sıkıntılara katlanıyorlar. İhtiyaçlar ardı ardına geliyor ve diyebiliriz ki bu ihtiyaçlar onları adada kaldıkları iki yıl içinde yaşlarının iki katı olgunluğa ulaştırıyor.


Sevmek Konusu: İhtiyaç şüphesiz iyi bir öğretici ama Albert Einstein öğrenmenin önkoşulu olarak sevgi duygusunu işaret ediyor. Ünlü Fizikçi, 11 yaşındaki oğlu Hans’a yazdığı mektupta onun piyano derslerine başlamasından duyduğu memnuniyeti belirtiyor ve diyor ki: “Her zaman en sevdiğin parçayı çal, öğretmenin bunu söylemese de; öğrenmenin en iyi yolu budur.” Albert Einstein kendisinin de yaptığı işi çok sevdiğini, laboratuvarında bir şeyler öğrenir ve keşfederken bazen öğle yemeğini bile unuttuğunu söylüyor. Einstein'a göre öğrenmenin en iyi yolu insanın yaptığı işten keyif alması.


Is Albert Right? Sanırım, evet. Kendi mesleğimden örnek verecek olursam…Günümüzde İngilizce öğrenmeye duyulan ihtiyaç ortada ve bu ihtiyacın farkında olmayan kimse de yok. Her yıl okullarda, kurslarda binlerce insan bu yola çıkıyor. Şimdilerde online sistemler devreye sokuluyor. Ama sanırım -sürpriz de olmayacak bir biçimde- en çok mesafe kat edenler İngilizceyi en çok sevenler oluyor. İçlerinde yeni bir dil öğrenme heyecanını duyanlar. Yabancı kaynakları okumak, uzak diyarlardan birileriyle başka bir dil yoluyla iletişim kurabilme düşüncesi onları motive ediyor. Dil öğrenmeye duyulan ihtiyaç kesin ama galiba burada belirleyici olan sevgi. Pek çok başka konuda olduğu gibi...


Uzunca Bir Parantez: İhtiyaç ortada ya, sanırım uzun vadede geçerli olmayacak bu. Yazılım Mühendisliğinden öğrencilerimle Gelecek üzerine konuşuyoruz. Konu başlığı Tomorrow's World. Sanal gerçeklik, 3D yazıcılar, Dikey Tarım, akıllı arabalar sayesinde ‘trafik kazası’ ifadesinin kullanımdan kalkma ihtimali. Gelecek bize eğitimden eğlenceye, sağlıktan küresel sorunlara uzanan geniş bir konuşma spektrumu sunuyor. İhtimallerden biri de dil öğrenmeye olan ihtiyacın gelecekte -tamamen yok olmasa da- ciddi bir biçimde azalması. Ve çevremizdeki cihazlar düşünüldüğünde durum hiç te şaşırtıcı değil. Bugün Yapay Zeka çalışmalarının geldiği yer bize değişimin şimdiden başladığını gösteriyor- the change is already taking place! Yazılım Mühendisliğindeki çocuklar için durum ayrıca mantıklı-bir miktar da ironik: İyi birer mühendis olmak için yabancı dillerini ilerletmeye ihtiyaçları var. Ve onlar gelecekte belki bu ihtiyacı ortadan kaldırmak için çalışacaklar!


Doğru Söze: Jules Verne’in cümlesini (İhtiyaç en iyi öğretmendir) tahtaya yazdığım günün akşamında marketten dönüp elimde eşyalarla mutfağa giriyorum. Orada, benim yazımın altına bırakılmış bir not görüyorum. Aras yazmış: Ama istek en sevilen öğretmendir!

9 Ekim 2020 Cuma

GÖZLERİMİ KAPARIM

 

Sıkılmıyor musun, orada öyle kaç saat, diye soruyorlar bana. Ben de buna yanıt olarak şöyle diyorum: Ama tek kitap olmuyor ki yanımda! Çok eskiden, Engin Ardıç’tan (mı) okumuştum, lisedeki hocaları ‘Okumaktan sıkıldığınızda okuduğunuz şeyi değiştirin,” dermiş. Yani okumaya alternatif bir eylem olarak yine okumak! Ben de kapının önüne çıktığımda birbiriyle alakasız birkaç kitap alıyorum yanıma. Bir yanda Muaviye’nin yükselişini anlatan bir kitap oluyor, diyelim, öte yanda Onur Ünlü’yle yapılmış nehir söyleşi, yanında Ece Ayhan’ın Yort Savul’u. (Şimdi dönüp bakıyorum da bu üçüne, o kadar da alakasız görünmüyorlar gözüme!)

Uzun lafın kısası, ‘karışık okumak’ deniyor ya, ben de öyle yapıyorum. Kitaplarla ilişki durumu karışık olanlardanım…


Nisan ayının sonunda kendimi karantinaya almıştım. O dönem çok hastane giriş çıkışı yapmıştık, Aras Pamukova’da, Nilay Denizli’deydi, ben burada markete bile gitmiyordum. (O dönem pek kimse pek bir yere gitmiyordu zaten; 1 Haziran günü Tuna Tan kavşağında o kadar arabayı görmek nasıl da ilginç gelmişti!) Nisan soğuk geçiyordu, ben de dersim olmadığı zaman ön kapıya çıkıp güneşi bekliyordum, Allah’tan kitaplar yanımdaydı. Oruç Aruoba, Melih Cevdet, Ali Bulaç eşlikçimdi (Oruç hoca mayısın sonunda vefat etti, gelen yazı göremedi). O günlerde kısa soluklu bir günlük de tutmuştum, belki ileride bir kitaba koymak nasip olur.

Ama yukarıdaki fotoğrafta hiç kitap yok. Zorlu bir uzaktan eğitim gününün sonunda kendimi dışarı zor atmışım, gözlerimi dinlendiriyorum. Ön kapının oraya bir sandalye atma alışkanlığını o zaman edindim. 5 Nisan günü çekmiş Nilay fotoğrafı. Pandeminin ilk dönemi, dersler hafta sonuna yığılmış, sabah 9’dan akşamüstü 5’e kadar bilgisayara baktığımız günler. Ders bitince önce bir tur atıyorum etrafta, hava almak ve ayaklarımı açmak için, sonra gelip 'yönetmen' koltuğuma oturuyorum. Yarım saat kadar orada öyle duruyorum, kitapsız ve hiçbir bir şey düşünmeden. İçimde tuhaf bir huzur. Neyin huzuru bu? Herhalde uzaktan da olsa birkaç kişiye ulaşmış olmanın, birkaç laf edebilmiş ve birkaç kelime iletebilmiş olmanın huzuru. Bu şartlarda işimi biraz olsun yapmış olmanın huzuru...


Yani önce vazifemi yapıyorum, sonra kapıyorum gözlerimi.

21 Haziran 2020 Pazar

TÜRKÇE RÜYA


hep endişelenirdim
erken gidecek diye
yani öyle küçükken falan değil sadece 
             -ki o çok normal-

büyüyünce de 
mesela üniversitedeyken
hatta çakı gibi bir askerken bile
koyu bir korkuydu duyduğum
baba kaybı üzerine



lisede staja, uzaklara gittiğim bir gün
hiç unutmam
iznik’te kalkmasını beklerken bir J9’un 
burnuma geldi kazağının kokusu
sarıldım hayaline 

hadi orda da küçüktüm diyelim
ama ben, şimdi, yani bugün,
böyle kazık kadar bir adamken bile
hep bir ihtiyaç duyarım sanki babama
türk halkı gibi aynı

bir gün bahadır da aynı şeyi söyleyince
         en son ne zaman ağladınız’ı konuşuyorduk
         why do people crymevzu  bahsinde 
erkekler ağlar mı hiç gibisinden,
bir soru çıkardıydım cebimden
sırf sınıfı fış fışlamak için, 
öğlene yaklaşan bir saatti,
hala uyku akan gözlere tuttuydum soruyu, 
bahadır “daha bu sabah ağladım ben” dedi, 
“babamı gördüm rüyamda. ölmüştü.
ne yapayım, tutamadım kendimi.”

sınıf toparlandı biraz, herkes oturduğu yerde doğruldu
boğazlar temizlendi
uykuyu kovmuştuk oradan
ve bir an için yaşadı herkes o kadim endişeyi 
girdik bahadır’ın türkçe rüyasına 
o ders unuttuk İngilizceyi

5 Nisan 2020 Pazar

 

EVDE,
HEP EVDE



I. Hafta sonu telefonunuz çalar. Kahvaltıdan yeni kalkmışsınızdır. “N’apalım,” dersiniz karşı tarafta hatırınızı soran kişiye, “Evdeyiz işte, oturuyoruz.” O gün, haftanın yorgunluğu ile bir süre evde dinlenmeyi ya da şöyle çıkıp bir temiz hava almayı kurmuşsunuzdur kafanızda. Evde olmak kazanılmış bir haktır eninde sonunda, bir anlamı vardır ve kesinkes bir ayrıcalıktır. Ama okullar kapandığından beri durum biraz değişti, öyle değil mi? Artık -tabii şanslı olanlarımız için- yeni bir yaşama düzeni var. Evde olma hali hafta sonu ile sınırlı değil şu an.






II. Şimdi üç haftadan fazla zaman geçti ama çok öyle yılgın sıkıntı nöbetlerine girmedik henüz. Aras sabahları EBA TV’deki dersleri izliyor. Öğleden sonra okuldaki online programa bağlanıyorlar.

Altın Küre boşluğu iyi doldurdu doğrusu; içinde bulunduğumuz şartlar göz önüne alındığında günlerin oldukça verimli geçtiğini söyleyebilirim. Her gün üç ders yapıyorlar, arada denemeler çözülüyor, öğleden sonraları böyle geçiyor. Üstelik Büşra Hoca etkisi uzaktan (eğitimde) bile kendini göstermeye devam ediyor. Kazandığı bu displinle Aras 16.30 sonrasında ödev yapmaya koyuluyor, tıpkı okuldan eve geldiği günlerde olduğu gibi. Hal böyle olunca, bazı akşamlar Ipad oynama izni veriyoruz ona- şu dönemde bu keyfi Cuma-Cumartesi’ye sıkıştırmak olmazdı doğrusu.

III. 
Bu arada ne zamandır bekleyen kitaplara da el attık. Nihayet Demiryolu Çocukları’nı bitirdi - neredeyse iki yıldır bizimle Denizli-Sakarya arası taşınıp duruyordu kitap! 39 Steps’te biraz ilerledik. Onun dışında yatmadan önce Son Adanın Çocukları’nı okuyor sesli olarak, ben de orada oturup dinliyorum. Zülfü Livaneli eni konu bir sistem eleştirisi yapmış, ama üstü örtülü, diyeceğim. Söylemek istediği çok şey olduğu anlaşılıyor. Şu an bir yerde yazıyor mu, bilmiyorum ama bu konuma ulaşmış bir insanın neden daha açık sözlü, daha gür sesli olmadığını da pek anlamıyorum.

IV.
Tabii liglerin iptal edilmesi de önemli bir boşluk doğurdu. Özelikle Sergen’le beraber hafta sonları biraz daha sokulmuştuk yeşil sahalara. Akşam maç izleme fikri heyecan veriyordu. Futbol biraz böyle bir tutkudur, takımınız şampiyonluğa koşmasa da sizi heyecanlandırmayı ya da kızdırmayı becerir. An itibariyle, bu heyecandan mahrumuz ama futbolun hayatımızdan tamamen çıktığını da söyleyemem! Bu aralar eski maçların özetleriyle idare ediyor bizimki ya da sabah ben salona girdiğimde televizyonu açık buluyorum ve o esnada (diyelim) İtalya liginin (diyelim) 2012-2013 sezonunun en güzel golleri ekrandan akıyor oluyor. Mecburen oturup izliyorum…

V.
Fotoğrafı 16 Mart günü çekmişim. Okulsuz ilk Pazartesi. ‘Evde kal’ çağrıları henüz dolaşıma girmemiş. Hatta, şimdi düşünüyorum da, o günlerde tatilin üç haftayla sınırlı olduğunu sanıyorduk. Muhtemelen böyle düşünmemizi istemişlerdi. O gün biraz yürümüş, sonra rüzgarda üşüyerek dönmüştük. Arkasından birkaç gün bahçeye de çıkmıştı Aras. Ama şu an evdeyiz işte. Yapacak bir şey yok.

VI.
Edebiyat meraklıları bilir, EV imgesi Behçet Necatigil’in şiirinde özel bir yer tutar. Onun yapıtında bir dizi dize ayrılmıştır EV temasına. Şimdi konumuzla ve başlığımızla da ilgili olduğu için onlardan birini buraya alalım ve yazıyı öyle kapatalım:


EV VARSA

Varsa yoksa sokak
İnsan o yaşlarda
Gözü beni görmez olur
Gece gündüz dışarda

Yok kıl kadar değerim
Öyle olsun!
Ben beklerim
Kısa veya uzun

Oğullar uzaklaşır, kızlar uzaklaşır
Bir zaman için benden,
Oluruna bırak, gençtir, derim,
Hevesini alsın sokaklardan.

Bensiz olamazlar, dönerler
Çok denedim
Ben büyüğüm, affederim
Ben evim.

       BEHÇET NECATİGİL








16 Haziran 2018 Cumartesi

NORMAL OKUL


Aras’ın ilkokulu ile ilgili bir şikayetimi soracak olursanız size eğitim süresinin dört yıl olmasıydı, diye cevap veririm. Doğrusu, verilen eğitim ve sınıf içinde yakalanan hava gibi şeyler düşünüldüğünde oğlumun Bahçelievler Gazi İlkokulu’nda geçirdiği sürenin, eskiden olduğu gibi, 5 yıl olmasını isterdim. Bir veli olarak bu daha hoşuma giderdi. Yakalanan istikrarı bozmanın pek anlamı yoktu. Zaten 5+3’ün çocukların psikolojik gelişimi için daha uygun olduğu genel bir kabul. Geçiyorum…

Bugünkü sistem, tıpkı havaalanlarındaki yer görevlileri gibi sürekli el kol işaretleri yaparak, öğrencileri özel okullara yönlendiriyor, bildiğimiz anlamda semt okulları bir norm olmaktan çıkıp birer istisna haline geliyor. Kimi devlet okullarında bir sınıftaki öğrenci sayısı öğretmenlerin başaçıkabileceğinden çok fazla. Daha geçenlerde bir veli, ilkokula başlayacak oğluyla ilgili konuşurken, hafif bir isyan havası içinde, ‘Ben niye çocuğumu normal bir okula gönderemiyorum yahu?”, diye soruyordu. Kuşkusuz buna verilecek yanıt çok ve burası yeri de değil, ama şu ‘normal okul’ şikayetinin (talebinin) içinde ciddi bir sistem eleştirisi olduğunu da kabul etmek gerek.

Giderek daha az insanın yaşadığı bir keyfiyet: Mahallemizde bir okul, genelde civar semtlerden gelen öğrenciler, çalışkan ve işini bilen öğretmenler. Mütevazı bütçelere ve sınırlı fiziksel şartlara rağmen okula neşe içinde giden çocuklar. Annesiyle ben Aras’ın dört yıl içinde aldığı mesafeden ve bu yolu alış biçiminden genel olarak memnunuz, öğretmenimizi sevdik, bir öğrenci grubunun nasıl aşama aşama bir sınıfa dönüştüğüne tanık olduk. Daha ileri yaşlar için bu tatlı dert benim de başımda, konuyu biliyorum, ama 6-10 yaş arasının çok özel, çok farklı bir dönem olduğu da bir gerçek. Bu, büyük bir sorumluluk. Verilen ev ödevlerinin ölçüsünden, sınıf içindeki hassas dengelere, velilerin envaiçeşit beklentilerinden müfredattaki sıkıntılara kadar sınıf öğretmenlerimiz çok yoğun bir gündem içinde çalışıyorlar. Ve doğrusu iyi iş çıkarıyorlar…

Dediğim gibi, bugün çocuklarımız şehrin işlek bir caddesinde, iki kafenin arasına, neredeyse her gün bir yenisi açılan özel okullara yönlendiriliyor. Çoğu aslında iş merkezi olarak tasarlanmış, bahçesi bile olmayan binalar. Halbuki deprem sonrasındaki yapılanma sürecinde makro bir plan işleri gayet güzel çözerdi. Sanırım biz bu treni de kaçırıyoruz. Eskiden okullaşma bir ölçüttü, yani bu bir nicelik meselesiydi. Ama bugün, mesela ortaöğretim için, çocuğunuzu bir devlet okuluna göndermek istediğinizde seçeneklerdeki sınırlılık sinirinizi bozabilir. 'Normal' okullar giderek azınlık haline geliyor.

Aras tabii 4 + 4 / 5 + 3, böyle şeyleri fazla bilmiyor. Ama süre konusunda sanırım benim gibi düşünüyor. Bunu, dördüncü yılın son gününde eve gelince, elinde karnesi, boynuma sarılıp ağlayışından anlıyorum…

12 Aralık 2017 Salı

DERGİLER HALA DEĞERLİ

Bir yerlerde görünmek

Murat Yalçın’ın geçen ay K24’te yayımlanan Dergilerde Görünmek adlı denemesi yazın dünyamızda görünürlük ve bilinirlik gibi kavramların aldığı yolu konu ediniyordu. Bir dönemin edebiyat matinelerinden bugünkü Wattpad’e uzanan bu yolda dergiler her zaman ciddi birer köşe taşı olmuştu ve sayın Yalçın yazısında, özetle ve mealen, söz konusu yayınların o yıllarda edebiyat dünyasında çok önemli bir yer tuttuğunu, bir dergide görünmenin yazan kişi açısından bir dönüm noktası veya bir başlangıcın habercisi olduğunu söylüyordu. Dergide öykünüz ya da şiiriniz çıktığında siz de edebiyat dünyasına adım atıyordunuz; metnin nerede çıktığına bağlı olarak siz de belirli bir çevreye giriyordunuz.

Günümüz teknolojisinin sağladığı olanakların dergilerin bu işlevine kısmen sekte vurduğu ortada. O kadar ki bugün görünürlük ve ulaşılabilirlik gibi kavramların içerik ve tanımları da değişmiş durumda. Şimdi dijital dünya daha fazla insanı çok daha kolay bir şekilde ve daha sık buluşturuyor. Bu durum yazın alanında bir şeyleri kolaylaştırdığı gibi sanki pek çok şeyi de ucuzlaştırıyor! Bunlar hep doğru.

“Seçili bir dergide belirli bir düzende yayın yapma âdeti” bugün tanınmış bir yazar için mutlaka tutulması gereken yol bir olmayabilir. Peki ya henüz işin başında olanlar?

Ancak Sayın Yalçın’ın atladığı -veya yazısında değinmeye gerek görmediği- bir nokta var: Dergilerde görünmek, bu hedeflerini henüz gerçekleştiremeyen birçok edebiyat heveslisi için hala çok önemli. Bu aralar bir dergide öykü yayımlamanın öyle büyük bir etkisi - diyelim bundan 30-40 yıl önceki şiddette bir etkisi- olmayabilir ama yazın dünyamızda yeni isimleri teşvik etme ve onların inançlarını tazeleme anlamında hala önemli bir rolleri var dergilerin. Yani dergiler hala değerli.

Bugün öykü atölyelerinin düzenlenmediği, ünlü yazarların bırakın söyleşi yapmayı şöyle bir geçiyorken bile uğramadığı nice Anadolu kentinde birçok edebiyat hevesli hala dergilerden beslenmeye çalışıyor. Sevdikleri yazarları, değer verdikleri imzaları bu yayınlardan takip etmeyi bir tür eğitim olarak görüyorlar. Üstelik bahsettiğim şehirlerin pek de azımsanmayacak bir kısmına bu dergiler aslında gelmiyor bile! Sayın Yalçın bir dergi yöneticisi / editörü olarak benden iyi biliyordur: Bugün Türkiye’nin pek çok kentinde, kasabasında nice yazar adayı yaşadıkları şehirlerdeki (varsa) kitapçıların raflarına aslında hiçbir zaman ulaşmamış bazı dergilere ulaşmaya, onlara seslerini duyurmaya çalışıyor.  

Kaldı ki bu dergilerin ve fanzinlerin bir çoğu yayın hayatını yine birkaç edebiyat sevdalısının özverili çalışmasıyla sürdürüyor. Arkalarında büyük dağıtımcılar da yok, reklam verenleri de. Son dönemde kaç derginin bir iki yıl (bir iki sayı?) çıktıktan sonra kapandığına baktığımızda ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.


Her yerde böyle

Öte yandan, bu durumun küçük, uzak şehirlerle sınırlı olduğunu söylemek de yanıltıcı bir saptama olur. İstanbul ve Ankara’da da pek çok yazın gönüllüsü ve pek çok edebiyat öğrencisi için dergilerde görünmek, bir dergide yazı yayımlatmak hala en önemli ölçüt. Belli bir edebiyat bilinci ve beğenisine ulaşmış yazar adayları için nitelikli bir edebiyat dergisinin içinde olmak doğrusu yabana atılır bir ilerleme değil. Onlar seslerini duyurmak ve  “ben de varım” demek istiyorlar. Bunun önemli bir koşulunun da dergilerden olumlu dönüş almak olduğunu biliyorlar. Burada dergiler, dediğimiz gibi, bir okul görevi görüyor. Yani şu an kötü yazan biri belki bu okulda sadece bir öğrencidir. Bu yıl vasat yazan biri gelecek yıl hatırı sayılır bir dergide yer almayı başarabilir. Bunun dışında, onlar çeşitliliğe de önem veriyorlar. Zaman içinde birden fazla derginin sayfalarında isimlerini görmeyi önemsiyorlar. Ne yalan söylemeli, amaç belli: Bir tür şöhret! Yani her yeni yazıyla farklı bir editörün (veya editör grubunun) onayını almak ve böylece daha fazla sayıda okura ulaşmak.

Edebiyat gönül ve sabır işi. Küsmemek, kızmamak ve kimsenin farkında olmadığı birtakım kaprislere kapılmamak gerekiyor. Yazmayı (yeteri kadar) sevenler böyle bir tutumu zaten takınmıyorlar. Bakmayın, onlar sosyal medyayı da öyle fazla önemsemiyorlar. Kendi kitaplarını para vererek bastırmak, kişisel Facebook sayfalarına kendi şiirlerini koymak gibi -naif ama pek de edebi olmayan- usullere asla başvurmuyorlar. Onlar dergileri hedefliyorlar.

Çünkü dergiler bir şeyleri işaret etmeye devam ediyor hala.


                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...