8 Temmuz 2017 Cumartesi

SELİMİYE'DE ZAMAN

“Burası çok güzel, arkadaşım” diyor yanımdan geçip giden kadın telefonda, “Küçük bir köy, çok sessiz, önümüzdeki yıl Kaş’ı iptal edebiliriz yani!”


Kaldığımız pansiyonun bahçesinde bir zeytin ağacının altında oturuyorum, az ötedeki dut ağacının büyük gölgesi yola düşüyor, sahilde yürüyen insanlar, ellerinde dondurmalarıyla çocuklar bir an soluklanmak için bu gölgeye sığınıyorlar. Ben masama yayılan serinlikte Moby Dick’i okuyorum. Az ilerde, yolun ötesinde Ayşe Serra ve Aras denizdeler, beni de suya davet ediyorlar. Ama roman bu şekilde akmaya devam ederse onların yanına gitmeyi biraz daha erteleyebilirim. Bir ara Aras seslendiğinde kitaptan kafamı kaldırıyorum, oğlum kendince yeni dalma numaraları, yüzme oyunları sergiliyor bana. Kafasını sudan çıkardığında ona aferin işareti yapıyorum. O da bana Abubakar’ın gol sevinci sonrası yaptığı hareketlerle karşılık veriyor.  

                                                                          ***

Edebiyat ayrı bir dünya sunar bize her zaman: İşte şimdi ben aynı zamanda hem Selimiye’de sessiz bir koyda, durgun suların önündeyim, hem de Pasifik Okyanusu’nda Pequod’un güvertesinden ispermeçet balinasının peşinden koşan zıpkıncılarla beraber sandala, kabaran dalgaların arasına iniyorum. Kaptan Ahab’ın intikam hırsı ve henüz romanda hiç görünmeyen ama varlığını her sayfada hissettiren Moby Dick üzerinden insanlar ve hayvanlar üzerine bir kez daha düşünüyorum. Pippin'in sandaldan düştüğü sahnenin anlatıldığı ve ikinci kaptan Stubb’ın ona seni harcarım demeye getirdiği pasajlar nasıl da iyi yazılmış! Denizde Yitik isimli bu bölüme (de) işaret koyuyorum, sonra yeniden okumak için.
                                                                   
                                                                          ***

Gerçekten küçük bir yer Selimiye, sessiz bir tatil özleyenlere ideal bir ortam sunuyor. Her yer dolu, insanlar sahil yolunda ve ona paralel giden arka sokakta yürüyorlar ama hiçbir yerde üstünüze üstünüze gelen bir kalabalık yok. O arka sokağın bittiği noktada tipik köy evleri başlıyor zaten. Bölgeyi çevreleyen irili ufaklı dağların arasından kıvrılarak içeriye doğru uzanan, genişleyen koy akşam olunca daha bir güzel oluyor. Günün sonunda turlara giden yolcular geri dönüyorlar. Hava karardıkça onlarca beyaz tekne koyun göğsünde arkalı önlü sıralanıp birer inci gibi ışıldıyorlar. Bu benim Selimiye’ye ilk gelişim ve ortamı, atmosferi çok beğeniyorum. Burası bana kendine ait bir zamanı olan özel yerlerden biri gibi geliyor. Çalışma hayatında, şehirde her zaman belli programlara bağımlıyız, sürekli kolumuzdaki, telefonumuzdaki saatlere bakarak yaşıyoruz. Burada buna hiç de ihtiyaç duyulmuyor doğrusu.
                                                                   
                                                                          ***

Odamızda televizyon bozuk, uykuyu olabildiğince ertelemek isteyen oğlum bana "7’den 70’e nerede, baba?” diye soruyor. Akşamüstü ona dergiyi göstermiştim. Kapakta Kemal Sunal’ı görünce gözleri parlamıştı. Hababam Sınıfı ve tüm diğer Kemal Sunal filmlerinin bu yaştaki çocukların özellikle ilgisini çektiğini biliyorum. Tavas’tayken şahit oldum: Her gün öğle saatlerinde Aras, Yusuf Kaan ve Doğu Kaan (Onur’un geçenki yazısında andığı o tuhaf kanallarda) Kibar Feyzo, Salako gibi filmler izlediler. Kemal Sunal’ın sakarlıklarına gülüp duruyorlar, mimiklerine bayılıyorlar. Bu yüzden Aras dergideki “Hangi Hababam Sınıfı Karakterisin?” adlı testi de büyük bir merakla çözüyor. Sonuç: Çok samimi birisin. Üstelik çok da eğlencelisin. Bu yüzden çoook da seviliyorsun.

“Yaşasın!” diyor sevinçle bizimki, “İnek Şaban çıktım, İnek Şaban!” O an aklıma gelen düşünceyi ona da söylüyorum: Doğrusu, hayatımda ilk kez birinin İnek Şaban olduğu için böyle sevindiğini görüyorum!

Aras sadece dört sorudan oluşan bu testi benim de çözmemi istiyor, bana soruları okuyor. Ben de hepsini dikkatli bir şekilde yanıtlıyorum ve testin sonunda, evet, öğretmen Ahmet çıkıyorum…




17 Haziran 2017 Cumartesi

TRENLER, YÜZLER, ÖYKÜLER*



Kısa öyküye olan ilgimi tetikleyen ilk metinlerden biri sanırım Oya Baydar’ın Teyzem Yaşadı Mı? adlı öyküsüdür. Hatta o zamanlar (kim bilir hangi kitaptan aldığım bir tavsiyeye uyarak) bu öyküden yola çıkan, onu taklit eden bir öykü bile yazmışımdır, adını da Teyzem Yaşıyor Mu? koymuştum, hatırlıyorum- acaba şimdi nerededir? Oya Baydar’ın sakin kaleminden çıkan bu güzel öyküde anlatıcı, teyzesinin ölüm haberini alması üzerine onunla ilgili çocukluk anılarını hatırlar. Bu hatırlayışta doğanın tüm renkleri, çiçekler de vardır. Kasımpatılar, şebboylar, papatyalar küçük bir kızın sessiz tanıklarıdır. Gizli, örtük bir acının ve kısmen unutulmuş bir hüznün öyküsüdür Teyzem Yaşadı Mı? Gücü, bahsi geçen kelimeleri kullanmadan bu etkiyi yaratabilmesindedir kanımca.


Teyzem Yaşadı Mı? adlı öyküyü hatırlamama, dönüp yeniden okumama ve bu yazıyı yazmama yol açansa yine başka bir kitaptır. Geçenlerde kütüphaneme (k)attığım Enis Batur’un Başkalaşımlar XXI-XXX adlı denemeler toplamının önemli bir bölümü demiryolları üzerinde ilerliyor. Hayatının herhangi bir döneminde trenlere işi düşmüş herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği kısa değinmeler. İstasyonlar, gar meydanları, saatler, vagonlar ve biletler üzerine kısa, vurucu yazılar. Batur’un kurduğu dil okuyanda yine, aslında ne kadar geniş bir konu bu, dedirtiyor. Oya Baydar’ın öyküsünde teyzenin gidiş gelişleriyle verilen o eskilik, tarih duygusu burada deneme türünde karşımıza çıkıyor. Edebiyatta ve sinemada bir buluşma ve ayrılma imgesi olarak tren ne çok işlenmiştir! Öyküdeki teyze de hep misafirdir, onu trenler getirir, trenler götürür; Anadolu’da küçük bir istasyona akşam karanlığı çökmüştür ve teyze için yolculuk vakti gelmiştir. Onu yolcu eden grupta küçük bir kız için için ağlamaktadır.


Ben de çok seyahat ettim trenlerle. Beş yıl boyunca Ankara’ya yaptığım yolculukların neredeyse tümü trenle olmuştur. Ankara treni Pamukova’ya gece 1’e doğru gelirdi ve biz –çoğu kez Özgür’le yapardık bu yolculukları- trenin zamanında gelmesine sevinerek kendimizi bir anda istasyonun karanlığından vagonların loş aydınlığına atardık. İlk zamanlar oldukça şaşkındım. Koridorda bavullarımızı çeke çeke yürürken sağda solda oturan insanların yüzlerine bakmaktan kendimi alamazdım. Yolcuların büyük bölümü çoktan derin bir uykuya dalmış olurdu. O esnada gençler, başka öğrenciler, kulaklıklarını takıp gözlerini yummuşlardır. Bir takım diplomatik işler için başkentin yolunu tutanlar da hep oradadır. Bu tip yolculuklarda siz de koltuğunuza geçer, çaresiz kendinizi uykuya verirsiniz. Sabaha kadar bir uyur bir uyanırsınız. Gözünüzü açtığınızda artık günün ışıdığını, az ötede geniş bozkırların uzandığını görürsünüz.

Ankara’ya bu seyahatlerim benim için her zaman ilginç bir deneyimdi. Trenin koltuklarına gömülmüş o kadar farklı yüz ve çeşit çeşit insan karşısında şaşakalırdım. Taşradan büyük şehre yaptığım bu gece yolculukları bana artık başka bir dünyaya gittiğimi ve o büyük şehrin aslında pek çok yüzünün olduğunu anlatırdı sanki.

Bundan yirmi yıldan fazla bir zaman önce bir öğlen vakti Ankara garında yaşadığım o buruk veda sahnesinin acemi, çok acemi bir öyküsünü bile yazmışımdır - acaba şimdi nerededir?

*Resim: Sinan Çamur


25 Nisan 2017 Salı

"HAYAT KISA AMA GENİŞ"

Başlıktaki cümle Jim Morrison’a ait, geçenlerde Merak Cemiyeti Tutanakları’nı karıştırırken karşıma çıktı, bir paragrafa da özellikle işaret koymuşum, aşağıda paylaşacağım. Kitabın başlarına aldığı bu denemesinde Enis Batur 27 yaşında ölen ünlü müzisyenden yaptığı alıntıyla -bir kez daha- yaşamın niteliği meselesi üzerine eğiliyor.“Hayat kısa ama geniş” önermesi hayatı nasıl yaşamayı seçtiğimize, onun karşısında aldığımız tutuma dair bir mesaj içeriyor olmalı. Peki, nedir bir hayatı geniş yapan, sırasında onu daraltan nedir? Çetrefilli ve aslında 'geniş zamanlar' isteyen bir konu ama kısaca da durulabilir üstünde. 

Morrison’un ima etmiş olabileceği şeye ben de katılırım, yaşamımızın anlamını, çoğu durumda, süresi değil onun içine sığdırdıklarımız belirliyor. Bu anlamda ‘genişlik’ kavramını hayatın yatay olarak esneyebilmesi, eklentilere açık olması olarak anlıyorum ben. Yaşam süresini uzatmak mümkün değil, tamam, ama onun içini doldurmak, bu süre zarfında anlamlı şeyler yapmak daha ziyade bizim elimizde. Bu şekilde, katmanları olan bir yaşam standardına ulaşmak da mümkün gibi geliyor bana. Gerçekten de, hayatta zenginlik denilen olgunun yalnızca tek bir türünün olduğunu iddia etmek mümkün mü?

Gündelik hayatımızın içine, handiyse koş(uş)turarak, ne denli çok ‘şey’ tıkıştırırsak o kadar genişletiriz: Hayır doğru değil bu. Boş geçen vaktin tam karşılığı sayılamaz tepeleme doluluk, doldurmak. Benim gözümde geniş hayat, farkında kalışla düzorantılı biraz da. Hiçbir şey yapmadan, pek hareket etmeden de sağlanabilen bir içzenginleşme terbiyesi edinmek. Kendini yetiştirmeyi öğrenen kişi uyurken de genişletebilir hayatını.

Bertrand Russell’ın da “Boş zamanı faydalı bir şekilde kullanmak uygarlığın gerçek sınavı olacaktır” şeklinde bir sözü vardı. Günümüz koşullarında  zamanı doldurmak kolay, mesele bunun neyle ve nasıl olacağında düğümleniyor. Medyamızda birkaç ayda bir tekrarlanan bir habere göre, Türkiye’de şu kadar kütüphaneye karşılık şu kadar kahvehane bulunuyor! Batı’da ise leisure kavramı oluşmuş zaman içinde; orada insanlar mağaracılıktan kitap kulüplerine, dağcılıktan kuş gözlemciliğine pek çok etkinlikle dolduruyorlar bu 'boş' zamanlarını.

DÜŞÜNBİL dergisinin Mart-Nisan sayısı Bertrand Russel'e ayrılmıştı. Dergide yer alan ufuk açıcı makalelerden biri* (Aylaklığa Övgü kitabı üzerinden) ünlü filozofun çalışmak / tembellik yapmak konusundaki düşüncelerini ele alıyordu. Russel'a göre, "Geçmişte az kişinin keyfi ya da tembelliği, çok sayıda insanın emekleriyle sağlanıyordu." Bugün artık modern teknikler sayesinde, boş zaman, topluma zarar vermeden, adil bir şekilde dağıtılabilirdi ve günde dört saatlik çalışma herkese yeterdi. Makalenin yazarı şöyle özetliyor: "...Eğer çalışmak erdem ise, çalışmanın sonuçlarından keyif almak da dengeleyici bir erdem olmalı. İkinci olarak, eğitime daha geniş alanda yer vermeliyiz; çünkü insanlar ancak bu şekilde vakitlerini nasıl daha yapıcı biçimde kullanacaklarını keşfeder... İnsanlar yaşamlarıyla, yaratıcılıklarıyla neler yapabileceklerini gördükçe daha mutlu bir yaşam sürmeye başlayacaklardı." 

Enis Batur ve onun çizgisini benimseyenler için bu doluluk –elbette- kitaplarla, defterlerle, yazınsal üretimle doğrudan bağlantılı:

Kırk yıldır şiirler, metinler yazdım, okudum; dinledim, gördüm, izledim. Hayatımı genişlettiğini inanırım bunların; dahası, ortaya koyabildiklerimin ara sıra, belli ölçülerde, başka hayatların genişlemesine katkıda bulunduklarına inanırım.   

“Hayatımın en uzun, en dolu günlerinden birini geçirdim burada, dün” diye yazmıştı Ada Defterlerinde. Günceyi okuyan kişi haliyle bu yoğun günün içinde neler olduğunu, nasıl bir koşuşturma yaşandığını merak ediyordu. Yazının sonuna geldiğinizde anlıyordunuz durumu: Bir kısa yürüyüş ve yemekte geçirilen birkaç saat ‘hareket’ hanesine yazılabilirdi o gün için, bunun dışında on saati aşkın bir zaman yazı masasının -yazarı deyimiyle tezgahın- başında geçmişti. Kitaplar ve defterler yayılmıştı masaya, yazı alıştırmaları, ısınmak için yapılan okumalar, şiirler için alınan notlar, tüm bunlar uzun ve dolu yapıyordu günü: ‘Hasat sürüyordu.’

Bu bakımdan, yoğunluk ve doluluk (bence, anlam ve verim diye de ifade edilebilir bu ikisi) çoğu durumda kişinin ilgi duyduğu alana ne kadar zaman ayırabildiği, yapmaktan zevk aldığı şeyleri ne kadar yapabildiği ile ilgili. Demek ki burada belirleyici olan, çalışma ve uyuma zamanları haricinde yaptıklarımızın toplamı ve onların niteliği... 

Doğrusu, ben de az uğraşmadım şu yazıyı biraz olsun genişletmek için…


*BERTRAND RUSSEL: ÇALIŞMAK ABARTILMIŞ BİR EYLEMDİR / Paul Western
  Çeviren: Şebnem Ertan





                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...