17 Mayıs 2016 Salı

KÖPEKLER İÇİN GECE MÜZİĞİ

Aslında benim pek niyetim yoktu. Ya da listedeydi de biraz öne alındı diyelim. Buna Semiha vesile oldu. Bir akşam yine yemek sonrası çayındayız, telefonunu yeni mi almıştı neydi, denemek için kalemini ekranda şöyle bir gezdirdi. Bir şey söyleyin de yazayım, dedi. Bir an bir sessizlik oldu, hadi söyleyin, ne yazayım? Tamam, dedim ben de, yaz bakalım: Köpekler İçin Gece Müziği... Hocam ya, dedi Ebru, nereden buluyorsunuz böyle şeyleri? Doğrusu kitabın adını daha çıktığı gün mimlemiştim. Çarpıcı ve değişikti, romanın içeriği ile ilgili hiç bir şey ima etmiyordu. Böyle kitapları severdiniz. Semiha, kaleminden çıkan mavi bir ışıkla ekrana yazıverdi kitabın ismini. Sonra işte silmemiş...

Aylar sonra, yok belki bir yıl geçti aradan, bir yerden kitap getirtecekti. Uygun bir yer buldum, varsa aklınızda kitaplar ekleyelim listeye, dedi, Benim aklımda o ara kitaplar var mıydı, vardı, birkaç roman söyledim Semiha’ya, bir de öykü kitabı. Bir gece tam listeyi yolladı bana, güzel kitaplar seçmişti, Günter Grass, Hakan Günday falan vardı ve Köpekler İçin Gece Müziği de oradaydı. Ertesi gün sordum, köpekler ne alaka dedim, bilmiyorum, dedi Semiha, bir öğrencim mi söyledi ne, telefonuma kaydetmişim, ne zamandan beri duruyor orada. Dedim ki, unutmuşsun sen, birlikte yazmıştık onu ekrana, hani bir akşam hatırlasana...

Geldiği gün ya da ertesi gün okudum Köpekler İçin Gece Müziği’ni. Çok net, tok sesli bir metin, her şey yerinde ve kararında. Kapalı, puslu bir dünyanın içine alıyor sizi Faruk Duman, huzursuz bir atmosferi var bu anlatının ve işte orman, bütünüyle bir orman, karanlık ve bazen yağmurla ıslanıyor, arada dişini de gösteren bir gerilim içinde. Avcıatmaca, ve karısı Kara Zühre, Timsah, Kahve... Bir nükleer savaş olmuş da koca dünyada bir kaç garip insan ve hayvan kalmış gibi, bir de yağmur... Romanı kat ederken okur kendini bir film platosu içinde hissedebilir, ben biraz öyle hissettim. Bu da herhalde yapıtın etkisini gösteren şeylerden biridir. Sonuçta, gerçek dünyadan bir parça uzaklaşmak bazen iyi herkese iyi gelir.

Neler çağrıştırdı bana bu roman? Herhalde önemli bir meseldir bu, bir sanat yapıtından bahsediyorsak. Doğanın veya ormanın da karakterlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Köpekler İçin Gece Müziği”ni okurken aklıma nedense sık sık Anlatı Ormanları İçinde Altı Gezinti geldi. Faruk Duman’ın romanı –sanırım teknik veya akademik olmaktan çok çağrışımla ilgili sebeplerle- bir zamanlar atlayarak okuduğum bu Umberto Eco denemelerine / derslerine yeniden dönmeye sevk etti beni. Yani bu orman anlatısının içinden geçerken Eco’nun anlatı ormanını hatırladım. Bu derslerde kurmaca metni bir ormana (ve de Borges’e atıfla, yolları çatallanan bir bahçeye) benzetir Umberto Eco ve tıpkı yolunu izini bilmediğimiz bir ormanın ortasında kaldığımızda olduğu gibi, bir metni okurken de karşımızda birçok olasılığın ve anlam değişkeninin belirdiğini söyler. Bundan sonrası biraz da okura kalmıştır, demeye getirir. Umberto Eco, bu derslerde metni ‘okurun da katılımını talep eden tembel bir araç’ olarak tanımlanır.

Eco şöyle der:
Örneğin benim örnek okurum Wolfang Iser’in Örtük Okuru’na çok benzemektedir. Bununla birlikte Iser için okur,

metnin çok sayıdaki potansiyel bağlantılarını açığa çıkaracak bir okurdur. Bu bağlantılar, metnin hammaddesini işleyen zihin tarafından yaratılır, ancak metnin kendisi değildirler-çünkü metin yalnızca cümlelerden, beyanlardan, bilgilerden, vb. oluşur... Bu etkileşimin metinde yeri yoktur, ancak okuma süreci aracılığıyla gelişir. Bu süreç, metinde biçim verilmemiş olan, ancak o metnin niyetini temsil eden bir şeye biçim verir.

Köpekler İçin Gece Müziği’ni Eco’nun dersleri ışığında yapılacak analizleri, yani işin teknik ve akademik kısmını akademisyenlere bırakmak en iyisi. Benim aklıma ayıca bir film sahnesi düşürdü bu roman. İzleyenler hatırlayacaklardır, Cold Mountain’da Jude Law’un fırtınadan korunmak için sığındığı yalnız dağ evinde mısır koçanlarının mı kozalakların mı ne üstünde uyumaya çalıştığı bir sahne vardır. Gene böyle koyu bir gecedir, tekinsizlik diz boyudur ve o evdeki kadının -kocası savaştan dönmemiştir- dünyadan kopuk, kucağında bebeğiyle yaşadığı yalnız hali vurucudur, korkutucudur.

Filmin, pardon, romanın başındaki araba ve denge meselesini işleyen satırlar da hoştu aslında, romanı bitirince tekrar okudum bu kısmı ve yazar ilerleyen sayfalarda konuya dönebilirmiş, bu fikrin üzerine biraz daha gidebilirmiş, diye düşündüm. Ama bu tabii ki tamamen yazarın, metni ortaya koyanın seçimidir; herhalde işin bir bölümü de Eco’nun dediği gibi okura kalmaktadır. Üstelik şu da var: İyi bir yazar, bazen yazmadıklarıyla da bize çok şey söyler.  

Okuduğunuz bu blog metninin (benim için bile biraz uzun süren) yazılma / tamamlanma sürecinde şunlar oldu: Umberto Eco aramızdan, Faruk Duman da timeline’dan ayrıldı. Yazar bu arada kişisel okuma serüvenini anlattığı yeni bir deneme kitabı yayımladı. Ve son olarak, Köpekler İçin Gece Müziği, Urla Belediyesince düzenlenen ve bu yıl roman dalında verilen Necati Cumalı Edebiyat Ödülünü aldı.









26 Nisan 2016 Salı

ARABALAR VE SEVDALAR

Bir dönem, sürekli arabamı değiştirmeyi düşünmem ama bunun için gerekli adımları bir türlü atmamam bölümde, arkadaşlar arasında bir eğlence konusu olmuştu. Ben o günlerde 99 model Renault Clio’mdan ziyadesiyle memnundum ama artık zamanı geldiği düşüncesiyle ara ara internete girip yeni modellere bakmayı da ihmal etmiyordum. Fakat bu web gezilerim çok uzun sürmüyordu, zira ekranın karşısında sevdiğim markaların beğendiğim özelliklerini inceler ve aklıma yatan modeller için zihinsel notlar alırken birden fiyat listesinde o modellerin karşısında yazan rakamları görüyordum ve o an bir ‘hayal tufanı’ içinde olduğumu anlıyordum! Otomotiv sektöründen soğumam ve sayfayı kapatıp oradan kedi videolarına falan geçmem iki saniye sürmüyordu.

Okulda bu konu açıldığında ve bana, arabayı ne zaman değiştirmeyi düşündüğüm sorulduğunda ben “Yakında yaparız herhalde bir şeyler” ya da “Önümüzdeki aralık ayında olabilir” falan gibi yuvarlak cevaplar vermeyi severdim. Haliyle ofisteki arkadaşlar bu dediklerimi pek ciddiye almaz “Tabi, tabii” diye gülerek takılırlardı. Duayen hocalarımızdan Mr. Nail bu konuda beni sarakaya almayı pek sevdiğinden, ”Ben çocuktum, Barış araba alacaktı, hala alacak” diyerek konuya kronolojik bir boyut ekler ve bu şaka oradaki herkesi içtenlikle gülümsetirdi. Teneffüs bittiği için odadan hep birlikte çıkarken genç arkadaşlar omzuma dokunur “Hadi inşallah, Hocam,” derlerdi, “Bu yıl bir adım atarsınız artık!” Mr. Nail’in bu iyiniyetli –çivi olmasa da- iğneleri beni de güldürür, bir yandan işaret ettiği gerçeğe hak vermekle birlikte meselenin hafifçe abartılarak bölüm içi bir şaka konusuna dönüşmesini memnuniyetle karşılar ve ben de herkesle birlikte bu durumdan hoş bir eğlence çıkarırdım.



Arabamızın giderek bir antikaya dönüşmesi durumu evde de konuşulan bir konuydu. Ancak ruhsatını bile hala üzerime almadığım arabamla ilgili eleştirileri üzerime almam söz konusu bile değildi! Aras’ın da bu tip konulara aklı yatmaya başladığı zamanlarda onu tenis kursuna yazdırmıştık. Bu yaştaki çocuklar neyin yeni, neyin eski olduğu konusunda daha bir hassastırlar ve böyle şeylere özel bir dikkat gösterirler. Tenise de Clio’muzla gidip geliyorduk. Arka kapılardan biri ne zamandır açılmıyordu, arabanın tavanındaki boyanın bir bölümü dökülmüştü, ayrıca içerde, ön paneldeki klima kapaklarından biri kırılmıştı ve orada, ucu arabanın içine, motora doğru giden bir mağara girişini andıran siyah bir boşluk oluşmuştu. Hatırlayınca hala güldüğüm bir görüşe göre bu boşluk o kadar büyük ve öyle uygundu ki istense burada bir civciv bile yetiştirilebilirdi!

Bir süre sonra tenis grubuna yeni katılımlar oldu ve gelenlerin arasında bir de şirin, minik bir kız çocuğu vardı. Bu kız anaokulunda Aras’la aynı sınıftaydı ve Aras, şimdi iyi yazarların asla başvurmadığı otosansür kurumunu işleterek adına Ayşe demeyi uygun gördüğüm bu tatlı kıza o yaşlarda hissedilen (ya da hissedildiğini düşündüğümüz) ve bazen aile içinde şakalaşma konusu olan kimi romantik hisler besliyordu. Annesiyle bir gün tenisten döndüklerinde bana heyecanla “Baba, bugün kim geldi tenise, biliyor musun?” diye sordu. Ben onun ima ettiği kişinin kim olduğunu derhal anlamakla birlikte hanımefendinin ismini bir an hatırlayamadım. Çünkü bahsettiğim bu romantik hisler bu yaşlarda pek oynaktır, nadiren tek bir kişiye yönelirler ve kalıcılıkları da bir o kadar şüphelidir. Yetişkin bir insanda tanık olduğumuzda bizde gayet nahoş izlenimler bırakacak olan bu romantik gevşeklik, bu havai uçuculuk, bu tenis topu gibi gidip gelmeler, çocuklarda hiç rahatsız etmez bizi- onların bizim hayatımıza kattığı neşeli diyaloglar için bir başka malzeme oluşturur sadece.

Belli ki Aras, Ayşe’nin gelişinden etkilenmişti ve muhtemelen çocuk kalbinde bunu bir işaret gibi görüyordu. Öyle ya, anaokulundaki aşkının bir buçuk yıl sonra alakasız bir yerde, baseline çizgisinin hemen önünde karşısına çıkması kaderin bir cilvesi değildi de neydi?

Fakat bir sorun vardı. Ayşe’nin anne babası da her hafta korta geliyorlar ve  ileri bir grupta olan büyük kızlarıyla birlikte henüz raketi taşımakta bile güçlük çeken küçük Ayşe’lerini yukarıdaki kafeteryada çay içerek izliyorlardı. Aras ise benim bilmediğim bir sebeple bu ikisinin kendisinden hoşlanmadıklarını düşünüyor, onların da orada olmasından garip bir huzursuzluk duyuyordu. Bir keresinde arabayla eve dönerken bana Ayşe’nin anne babasının kendisini sevmediklerini söyledi, sebebini de “Ben şimdi Ayşe’yi seviyorum ya, onlar da işte bu yüzden benden hoşlanmıyorlar” diye açıkladı.  Görünen oydu ki Aras, bir anne babanın kızlarına aşık olan çocuğa otomatikman garez beslemeye başladıklarını düşünüyordu. Ben de onun anlayacağı bir dille, gerçekte durumun tam tersi olduğunu, yani bir erkeğin bir kadını sevmesinin, erkeği, o kadını mutlu etmek için daha çok şey yapmaya sevk edeceğini, böylece tamamen içten gelen saf bir dürtüyle onu her daim el üstünde tutacağını, bu durumun da o kızın anne babasını ayrıca mutlu edeceğini anlattım; ek olarak, oğluma, büyüdüğü zaman tüm bunları kendisinin de bizzat yaşayarak öğrenmesini umduğumu söyledim.

Birkaç hafta sonra Ayşe’nin anne babasıyla tanıştık, ben tanıştım daha doğrusu ve çok yakınlaşmasak da selam alıp vermeye başladık. Bir gün arabaya binip eve dönerken “Sen öyle düşünüyorsun ama bak biz Ayşe’nin annesiyle selamlaştık az önce” dedim, ortada nahoş bir durum olmadığını anlatmak için. “Nasıl yani?” dedi Aras şaşkınlıkla. “Selamlaştık işte,  Ayşe’nin annesi gülümsedi bana,” dedim yine.” Aras pek ikna olmadı bu dediğime ve “O, bizim arabaya gülmüştür baba!” dedi.









9 Mart 2016 Çarşamba

RIFAT DİYE BİRİ


Tomris Uyar, çevirisini de yaptığı Bayan Dalloway için yazdığı önsözde eleştirmen David Daisches’in bu kitap için kullandığı şu ifadeyi anar: “... bir çözüm ya da varılan bir sonuçla bitmez roman”. Belki büsbütün yeni bir durum değildir ama Büyük Romanlar Çağı’ndan sonra gelen dönemde Proust, Joyce ve Woolf gibi yazarların getirdikleri biçim ve içerikler olay akışına ve başlangıç-son çizgisine farklı yaklaşımlar getirmiştir; artık kurmaca yazında Düşünce ve Hafıza daha fazla ön plandadır. Ve bugün de aynı eğilimin artarak sürdüğü söylenebilir. Günümüz edebiyatında serim-düğüm-çözüm formülünü izlemeyen, buna gerek duymayan pek çok roman yazılıyor. Ve son zamanlarda bazı yazarlar bu şekilde kotardıkları eserlerini “düşünce romanı” olarak tanımlıyorlar.


Seyrek Yağmur’da aradığını bulamayanlar sanırım bu küçük romanı biraz da kendi ‘Bıçakçı beklentilerini’ pek karşılamadığı için sev(e)mediler. Çünkü Rıfat’ın hikayesi önceki Bıçakçı kitaplarında az çok belirgin olan bir olay / sonuç çizgisini dahi izlemiyor. O kadar ki bu parçalı anlatımı kat eden okur, kimi yerlerin konudan ayrı, bağımsız bölümler olarak yazılmış olduğunu bile düşünebilir. Şu kısım bir anekdot, bu bölüm bir anı parçası, burası da bir rüyanın dökümü olarak da yazılabilirmiş, diyebilir. Ama bunda bir sorun yok, zaten kurmacanın doğası biraz da bunu gerektiriyor. Önemli olan, tüm bunları birleştirirken bir bütünlük duygusuna ulaşabilmek ve kahramanın hayatına ve içinde bulunduğu ruh durumuna dair net bir resim sunabilmek. Bence Seyrek Yağmur’da var bu. Biraz oradan, biraz buradan derken roman ilerledikçe Rıfat ete kemiğe bürünüyor. Takıntılarını rahatsızlıklarını, kayıplarını öğreniyoruz. Annesi ve yeğeni Ali, kendi dertleriyle ara ara Rıfat’ın karşısına çıkarken aslında onun hayatını daha iyi anlamamızı sağlıyorlar.

Seyrek Yağmur’a başlamadan önce ben de kitap hakkında yapılan yorumları görmüş, okumuştum, kafam da karışmıştı açıkçası. Minimal anlatımı ve edebiyat içi göndermeleriyle bezediği kısa romanlarıyla yazın dünyamızda kendi okur kitlesini yaratan yazarlardan olan Barış Bıçakçı’nın bu yeni kitabı, bazı okurları (ki içlerinde yazma edimiyle uğraşanlar da vardı) hayal kırıklığına uğratmıştı. Ve kitabın gerek sosyal medyada gerek kitap sitelerinde -kapak tasarımından başlayarak- uğradığı eleştiri yağmuru pek öyle seyrek türden de sayılmazdı.

Öte yandan, kitabevinde ayak üstü okuduğum açılış bölümü, adıyla (Günler Damlıyor) ve daha ilk birkaç cümlesiyle hoşuma gitmişti. Yani bu bölüm, oturup kitabı okumaya başlamadan önce de aklımda yer etmişti. Günlerin damlaması güzel ve sarsıcı bir metafordu, zamanın uçup gitmesine (nereye) ve ömrün yitip tükenişine (nasıl) dair bazen ‘salonda’ oturup konuştuğumuz tatsız gerçeği pek zarif bir biçimde özetliyordu:

Bir Pazar sabahı Rıfat günlerin aynı kaba damlamadığını fark etti. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” dedi. Gökyüzüne baktı: Boştu. Hiç bulut yoktu, aslında hiç bir şey yoktu. Çağımızın çıplak güneşi her şeyi yok etmişti, enginliği bulutları ve kuşları... Maviyi bile yok etmişti, sonra da sırasıyla diğer renkleri, bazı sesleri, kelimeleri ve anlamları. İnsan bu yoklukta yeni bir şey söyleyemez, olsa olsa kendini tekrar ederdi.

“Günler damlıyor ama aynı kaba değil,” diye tekrarladı Rıfat. “Yani her şey boşa mı gidiyor, boşuna mı yaşıyorum?” Müthiş bir huzursuzluk duydu. Huzursuz olduğuma göre, diye düşündü, bunda bir yanlışlık var, günler aynı kaba damlamalı.

Ama romana yöneltilen eleştirilerin bir bölümü anlamsızca acımasızdı, acımasızmış, bunu şimdi kitabı okuyunca daha iyi anlıyorum. Mesela, Seyrek Yağmur’u veya herhangi başka bir kitabı eline alıp okumaya başlayan herkesin otomatikman Julio Cortazar’ın tüm külliyatından haberdar olduğunu varsaymak çok mantıklı değil. Sonuçta bir fikri işlerken, bir duygunun arkasından giderken, sokakta duyduğu bir konuşmayı romanına yedirirken hangi araçları ne kadar kullanacağı yazarın tamamen kendi seçimidir. Kendi kurduğu dengedir. Bu dengeye ulaşan yazarları severiz. Önemli olan aktarmak, yazıyla aktarmak ve bunu da –mümkün olduğunca- estetik bir şekilde yapmaktır. Seyrek Yağmur’u okuyanlar bu bahsettiğim estetik hazzı özellikle O Güzel Şaşı Gözler, Rıfat Diye Biri, Elektrik adlı bölümlerde bulacaklardır. Yani en azından benim için böyle oldu bu.

Bir yerde Rıfat (bunu Seyrek Yağmur diye de okuyabilirsiniz) sanki bize edebiyatın, sanatın hayatımızdaki yeri ile ilgili de bir şeyler söylüyor. Çocukluğunu yeniden icat etmeye karar veren zamanımızın bu kahramanı hayalinde bir köy kurar, orada bir dere vardır, onu izler, dere boyunca gider ve suyun ilk çıktığı noktayı bulur. Biz Rıfat’ı orada, suyun başına oturmuş  düşünürken görürüz. Olan şudur: Su, yansıtır:

(su) Aşağıya, köye doğru akarken, bulduğu kuytularda birikiyor ve üzerine eğilen canlıların yüzünü yansıtıyor.

Rıfat da o günde sonra kuytularda, tenhalarda birikiyor; kendisine yaklaşan insanların imgelerini pırıl pırıl bir biçimde onlara vermek için sakin, durgun ve kıpırtısız olmaya çabalıyor.

Ben bagajımda pek çok önyargıyla çıkmıştım bu yola ama severek okudum Seyrek Yağmur’u. Kitabın içine tam olarak girmemse dükkana sığınan direnişçilerin kitapların içine girdiği bölümde oldu! Rıfat dükkanda oturmuş Cortazar’ı düşündüğü bir sırada (ama orası Güney Amerika, ama işte düş, ama işte direniş) içeriye biri kadın üç direnişçi girer. Rıfat onları kitapların içine saklar. En kalın kitapların içine. Gelenlere de “Eğer onları bulmak istiyorsanız...” der*. Roman, buna benzer şekilde, çok da üstüne basmadan bazı düşüncelerin üstünde ilerler. Rıfat, yeğeni Ali’ye verdiği (ve ondan aldığı) mini-felsefe dersinde, insanın ‘tanrı fikrine’ eksiklikten değil tamlıktan, bütünlükten ulaşması gerektiğini söyler.

Barış Bıçakçı hayatın içinde tanık olduğu olaylardan, duyumsamalarından küçük bir roman yapmıştır. Arka planda Türkiye, yine tüm sosyal ve politik sorunlarıyla kendini hissettirmektedir. Yazar kendine has üslubuyla önümüze bir insan, bir ülke ve bir dönem koymuştur.

Belki edebiyat zaten biraz da budur. Bir öykü yazmaya koyulduğunuzda, belki amacınız hayatınızdaki bazı anları bir arada tutmaktır. Belki bir roman yazmak kimi günleri aynı kaba koymak demektir. Ve diğer türler: Mektup, Günlük, Anı, Röportaj. Sonuçta Yazı her zaman iyidir. İyi Yazı daha iyidir.

Ve bitirirken, sevgili okuyucu, henüz ‘Rıfat Diye Biri’ isminde bir kitap yazılmamış olabilir ama artık, bu ismi taşıyan bir blog yazısı bile yok, diyemeyiz!**


* Kimi eleştirmenler ‘Rıfat Diye Biri’ adlı bölümdeki düşünceleri (Güney Amerika ve Türkiye kıyaslaması) bizzat Barış Bıçakçı’ya atfeder gibiler. Oysa bunlar Rıfat’ın fikirleri; yani şişman, kadersiz ve başarısız birinin düşlemleri, kendiyle konuşmaları...  Bir roman karakterine fırça atmanın, ona “Bak, Latife Tekin yapmadı mı?” “şeklinde çıkışmanın sevimli bir tarafı olabilir ama bu yaklaşımın edebiyat eleştirisi bağlamında sanırım pek bir hükmü yok! Zaten yazar  (ve / veya anlatıcı) bu bakış açısına az sonra müdahale ediyor, “.... derken çıngırak savruluyor, dükkanın kapısı hızla açılıyor, içeriye biri kadın üç direnişçi giriyor” diyerek...

** “Aptalca ve ucuz bir şaka bu, kim bilir kaç kişinin aklına gelmiştir. Fakat vazgeçemiyor, çünkü garip bir çekiciliği var fikrin.” (sf 61)

                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...