1 Şubat 2016 Pazartesi

ROBERT WALSER KİMİN İÇİN YAZDI?


Bir arkadaşım var, fark ettim ki ne zaman bir öykümü okusa metnin içinde ya da kimi cümlelerin arkasında hep gizli anlamlar, yakıştırmalar arıyor. ‘Sıcak bir gün’ derken acaba bir gönderme mi yapmıştım, ‘hafif bir rüzgar’ sözünde bir mesaj mı vardı, peki aynı öyküde iki kez ‘unutuyorlar’ demem kasıtlı mıydı?

Bunların hiçbirinde bir kasıt olmadığını söylüyorum ona. ‘Edebiyatın böyle bir işlevi olmamalı’ görüşünde değilim, olabilir, yazar eserinde göndermeler yapabilir, gerektiğinde yapmalıdır da; dolaylı veya direk kimi mesajlar verebilir, gerektiğinde vermelidir de (bkz. iki önceki Demir Özlü yazısı). Ama yazınsal bir metnin sadece bu şekilde ve bu amaçla kurulabileceğini de herhalde iddia edemeyiz. Nabokov’un bir futbol kalecisini tarif ettiği o enfes paragrafı hatırlayın. Bir metnin taşıdığı edebi gücü belirleyen şeyler arasında sözcük seçimi, paragrafların akışı, okuyanda yarattığı çağrışımlar, imgeler gibi şeyler (de) vardır.

Arkadaşımla bunları konuşuyoruz. Bana hak veriyor. Bunun farklı bir okuma biçimi de gerektirdiğini söylüyoruz. Ve en sonunda, eğitim hayatımız boyunca, okuduğumuz metinlerde hep ana fikir ve mesaj sorgulaması yapmaya alıştırılmış olduğumuzda birleşiyoruz.

Faruk Duman’ın geçenlerde attığı bir tweet tam da bu konuyu konuştuğumuz günlere denk geldi. Robert Walser'dan bir alıntıydı:

Kitaplardan, hayata kılavuzluk edecek ipuçları çıkarmak isteyen insanlar vardır. Onlar için yazmadığımı söylemek zorundayım.


Robert Walser’ı çok iyi tanıdığımı söyleyemem ama sanırım onu anlıyorum. Okuduğum tek kitabı olan Gezinti’deki öyküler herhalde bu bahsettiğim gruba girer. Bu kitaptaki favorim Dünyanın Sonu adlı öyküdür; bir gün, sırf aklına geldiği için, dünyanın sonuna kadar yürümeye karar veren ve bu yolculuğu esnasında insanlarla da nesnelerle de güneşle de geceyle de ilgilenmeyen bir çocuğun kısacık hikayesidir; onu, kitabı aldığımız gün, geleneksel dondurma seansımız esnasında Aras’a da okumuştum. Sayın yazarın bu öyküyü benim için yazıp yazmadığını bilmiyorum ama  ben pek severim Dünyanı Sonu’nu.

Gezinti’de de durum böyledir: Yazar burada sabah evinden çıkan ve etrafı seyrederek yürüyen, yani gezinen bir anlatıcı kurmuştur ve onun gözünden dünyaya hülyalı hülyalı bakmıştır. Öykü boyunca bazen çevredeki mimariyle ilgili ya da karşıdan gelen insanların giyim kuşamlarına dair birkaç şey söylese de anlatıcı hayata kılavuzluk edecek şeyler sunmaz bize. Bir ara onunla beraber bankaya gireriz, sonra vergi memuruyla bir konuşma; rahattır anlatıcımız, öyle büyük düşünceleri ve büyük mesajları yoktur. Derdi ders vermek değildir yani- bu da iyi bir şeydir. Gezintinin bir yerinde, kaldırımda uyuklayan ve kendisini selamlamayan bir sokak köpeğine hafifçe fırça atışı ve onun karşısında (aslında biraz da kendisiyle alay ederek) böbürlenişi ise pek hoştur.

Bu ara HAYDUT isimli yeni bir kitabı çıktı yazarın. O da pek övülüyor, onu da edinmeyi düşünüyorum. Acaba Robert Walser’in kitaplarını yazarken seslenmeyi amaçladığı okurlar arasında ben de var mıyım? Bakalım...






9 Ocak 2016 Cumartesi

SALONDA FUTBOL

Evde temizlik yapıldığında ve izleyen bir kaç gün boyunca, yasak. Onun dışında akşam işten döndüğümde ilk sorunun ne olacağını gayet iyi biliyorum: “Baba yorgun musun?” Ve çoğu zaman ne kadar yorgun olduğumun bir önemi olmadığını, birazdan kendimi ‘sahada’ bulacağımı da biliyorum. İlk soru:
-Hangi takımsın?
-Shaktar Donestk!
-Öyle bir takım var mı ki?
-Var tabii...
-İyi. O zaman ben de Barcelona’yım!

anneannede futbol

Birkaç yıl önce Don Kişot‘u konu edindiğim yazıda da vardı: Aras 4 yaşında falanken canı evde top oynayıp koşturmak istediğinde çalım atmak, maç yapmak gibi terimleri bilemez “Hani sen yakalıyorsun da ben yakalayamıyorum ya, ondan oynayalım mı?” derdi. Geçen zaman içinde Aras’la birlikte içindeki futbol sevdası da büyüdü ve çocuk bir Beşiktaş fanatiği oldu. E, sonuçta babası falan demeyin, durum pek öyle değil! Onu ben Beşiktaşlı yaptım, bu doğru, ama takımı yakından takip etmeye başlaması, tüm futbolcuları öğrenmesi benim sayemde oldu diyemeyiz. Hatta tam tersi doğrudur. Yoksa Cenk Tosun’un Almanya’da doğduğunu, babasının da Denizlili olduğunu ben nereden bileceğim?

Geçenlerde diğer velilerle buluştuğumuz kahvaltılı toplantıda başka bir baba benzer bir durumdan dert yanıyordu: “Bizim çocuğun tüm derdi futbol. Varsa yoksa maç! Teneffüste futbol, televizyonda futbol, tablette futbol, salonda futbol.”  “Doğru doğru, bizde de durum farklı değil,” dedim ona, bir yandan çoktan kahvaltılarını yapmış ve aşağıdaki bahçede futbol oynamaya başlamış olan 20 kadar delikanlıya bakarken...

kampüste futbol

Aras pek çok yaşıtı gibi topun peşinde koşturmayı pek seviyor. Güneşli günlerde bazen bahçede oynuyoruz. Maçlar 18’de falan bitiyor. Biliyorum ki Aras maçın sonunun gelmesini hiç mi hiç istemiyor. Ben de ağırdan alıyorum, olabildiği kadar uzatıyorum. Bu yüzden bahçede geçirdiğimiz süre uzadıkça uzuyor. Olmazsa maç penaltılara kalıyor. O da olmazsa frikiklere kalıyor!









15 Aralık 2015 Salı

PRENS SABAHATTİN BEY

Demir Özlü’nün bu isimde bir öyküsü vardır. Tuhaf bir öyküdür. Belki yaratıcı yazarlık kurslarında, öykü atölyelerinde ilk sırada işlenecek metinlerden sayamayız onu ama kurmacanın içeriği ve alabileceği boyutlar açısından iyi bir örnek olduğu rahatlıkla söylenebilir.  Ve Demir Özlü’nün diğer pek çok öyküsü gibi keyifle okunur.


Öykünün tuhaflığı akışındadır. Anlatıcı oğluyla ilk kez Londra’ya gelmiştir. Ilık bir Londra sabahında havaalanına inerler. Etraflarına hayranlıkla bakan, her anı yaşamaya çalışan iki turisttirler. Sonra gece olur, öykü başka bir biçime bürünür. Anlatıcı sabaha karşı uyanır ve  yatağının ucunda bir misafir bulur: Prens Sabahattin Bey! Bir serap gibidir bu bölüm, uyanıkken görülen bir rüyadır. Sonra bu ikisi konuşmaya başlarlar. Burada yazar, Sabahattin Bey’i günümüze taşır, “Yeni dilden de sözcükler kullanıyorsunuz şimdi, görüyorum bunu,” der.

Demir Özlü bu tarihi kişiliği öykü yoluyla konuşturmuş, onun düşüncelerini anlatıcının ağzından bize aktarmak istemiştir -bunlar besbelli Özlü’nün de benimsediği düşüncelerdir. Gündüzleri oğlu Tim’le Londra sokaklarını dolaşan anlatıcı, geceleri onu ziyarete gelen Prens Sabahattin Bey’i ağırlar; onunla derin sohbetlere koyulur. Hayatını okumuştur, hakkında çok bilgisi vardır. Konuştukları konular dağılan İmparatorluk, İttihat Terakki’nin bir sultaya dönüşen yönetim sistemi ve ‘dayım’ sultan Abdülhamit Han’dır:

Ülkede, hürriyet diyemeyeceğim -çünkü hürriyetin temelleri sağlam olmalıdır, her zaman hürriyeti koruyacak ölçüde sağlam güçler olmalıdır- ama kaotik bir serbestlik vardı. Seçimler yapılacak Millet Meclisi açılacaktı. Milliyetçi olan, bu yüzden otokrat eğilimleri içlerinde taşıyan İttihatçılar, seçimlere girmemi, seçilmemi önleyeceklerdi.  

Burada öykü sanatı tarih biliminin, siyaset felsefesinin sularına girmiştir ve bu diyalogda iktidar olgusu üzerine sıkı bir eleştiri de vardır. Öyküde edebiyat adamının üretme sürecindeki o kendine özgü ferahlığını, disiplinler arası bir mecrada kalem oynatabilme esnekliğini görürüz. Biraz da Kendine Ait Bir Oda’da geçen şekliyle söylersek ‘kurmaca yazının bir kalıtçı olduğu kadar bir yaratıcı olduğunu’  hatırlarız.

Şunu ayrıca severim: Edebiyatın bir gerçekliği yarı hayal bir şablonun içine koyup sunma potansiyeli (ve şansı) vardır. Buradan yola çıkıp düşünce üretmek,  düşünce yaymak da pek ala mümkündür. Demir Özlü gibi güçlü yazarlar bu tip metinler kurarak hem söz konusu potansiyeli harekete geçirirler hem de yazma ediminin keyfini yaşarlar. Ve okuyucu satırları kat ederken bu keyfi ziyadesiyle hisseder.  

Biliyorsunuz, bizde hemen hemen hiç kimse, bir üst düzeye sıçrayarak düşünemez. Bizde düşünce, olayların akıntısına kapılmaktır. Siyasal olgunluk, insan sevgisi gerekliydi. Hürriyetçilik bu siyasal olgunluğa, ulaşamaz idiyse, kuru bir sözden başka ne olabilirdi. Özgürlüğün siyasal, toplumsal, ekonomik, somut gereksinimleri vardır. Ama onlar kadar önemli bireysel ve düşünsel dayanakları da. Nitekim bunları görmeyenler, 1908’den sonra on yıl içinde imparatorluğu büyük bir hızla çökerttiler.

Prens Sabahattin Bey’i geçen gün yine açıp okudum.  Benim de hep merak ettiğim, hakkında bir şeyler öğrenmek istediğim bu tarihsel kişiliğin şüphesiz sadece yaşamöyküsü bile bize Türkiye’nin Ruhuyla ilgili önemli şeyler söyler. Demir Özlü Prens Sabahattin Bey’in birey, sivilleşme, yerinden yönetim gibi konularda söylediklerini özetleyerek edebi bir formda bize aktarırken sanki yakın tarihimize de değinmektedir:

Birey, bizim kullandığımız terimle ferdiyet ortaya çıkmazsa o zaman her eğilime kolayca meyledebilir insanlarımız, hatta aydınlar da... Yöneticiler, kişisel ahlaktan yoksun olarak türlü kılıklara girebilirler. Özgürlük adına yola çıkanlar tarihte eşine rastlanması çok güç otokrat olabilirler... Bir yığın insan otokrasinin bir parçası olmakla ya da ona boyun eğmekle bir kişilik kazanacaklarını sanabilir. Geri toplumsal yapılar, ilkel materyalizm, günlük pragmatizm ve despotizm üzerine oturmuşlardır. 

Yeri geldikçe kendisini deneme türüyle ören bu öykü sonuç itibariyle bir insan öyküsüdür, bir insanın trajik öyküsüdür:

Sonra 1918’de yeniden İstanbul’a döndünüz. Ardından da, hiç ummadığınız bir zamanda, Cumhuriyet’in ilanından sonra, 5 Mart 1924, gece yarısı yirmi dört saat içinde yurdu terke zorlayan o çağrıyı aldınız. Çağrıyı getiren komiser ağlıyordu. Sultanın zulmüne başkaldırmış olan siz, sultanın akrabası olduğunuz için sürgüne gidecektiniz.  

26 Kasım 2015 Perşembe

GALOŞ

Dişçiden çıktık. Arabaya doğru yürüyoruz. Aras’ın bir yanağı şiş, gene de oynaya zıplaya gidiyor iki adım önümde. Genelde yaptığı gibi kendi kendine konuşup duruyor. Ama o da ne? Ayaklarında galoşlar duruyor Aras’ın, galoşlarını çıkarmayı unutmuş. Bakıyorum, bende de durum aynı, binadan çıktığımız gibi atmışız kendimizi dışarı, sokağın ortasına kadar gelmişiz, öyle galoş galoşlu!

Duruyorum. Aras da durup dönüyor. Bak! Ne oldu baba? Bak! Bir an bekliyor,  anlamsız anlamsız yüzüme bakıyor. Sonra ayaklarıma kayıyor gözleri ve sonra da kendi ayaklarına. O an çocuk gözleri büyüyor, bir “Hadi be!” patlatıyor. Ve birlikte bir kahkaha koy veriyoruz.
                                                                     ***

Eve geliyoruz. Biz daha sitenin girişindeyken Nilay, arabanın sesini duymuş olacak,  kapıya çıkıyor.  Halimize bakıp gülüyor: “Hey Allah’ım..!” diyor. “Ne yaptınız siz, şaşkınlar?”

25 Ekim 2015 Pazar

OKUDUKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR


Dublinliler’deki öyküleri ilk kez bir üniversite öğrencisiyken okudum ve hiç bir şey anlamadım! O yaz Fethiye’deydim, gündüzleri tekne turu için bilet satmaya çalıştığım sahil yolunda akşamları dizi dizi stantlar açılır, genelde biblolar, tişörtler ve kupalar satan bu yerlerde birkaç tane de kitapçı olurdu. Bir akşam burada dolaşırken James Joyce adını gördüm. Bu isme okuldaki derslerden dolayı zaten aşinaydım; bizim bölümde (İngiliz Dil Bilimi) alan derslerinin yanı sıra İngiliz ve Amerikan edebiyatından örneklerin işlendiği pek çok short story dersi vardı ve benim için bu ikinci grup her zaman daha çekici olmuştu. O akşam bu duygularla Dublinliler’i aldım ve bu çok meşhur kitabın dünyasına girmeye çalıştım. Ama bir sorun vardı: Okuduklarım bana hiç bir tat vermiyordu! Edebiyat dünyasında böylesine kendine özgü bir yeri olan bir yazarın doğup büyüdüğü şehirde geçen bu öyküler hiç bir şekilde bana hitap etmiyordu. Üstelik dili de öyle çok özel, hani nasıl derler, ‘edebi’ gelmemişti bana! Düşünüyor ama bir türlü bulamıyordum. Bu yazar neden bu kadar ünlüydü, bunlar ne biçim öykülerdi?

Biyolojik yaş, psikolojik yaş, e bir de okurluk yaşı var herhalde, diye düşünüyorum şimdi. İnsanın belirli metinlerdeki edebi tadı hakkıyla duyabilmesi için önce başka metinlerden geçmesi, belli bir okurluk anlayışına ulaşması gerekiyor. Siz okudukça yeni metinler açılıyor önünüze, bu kesin. Çeşitlilik sizi besliyor. Bir süre sonra daha seçici olmaya başlıyorsunuz. Bu bakımdan (yazarlık kadar olmasa da) okurluk da bir zaman meselesi olarak ortaya çıkıyor, bir hazırlık evresi, bir altyapı istiyor.

İnsan 30’undan önce Joyce okumamalı, diye bir iddiam yok tabii; bunu söylemiyorum, sadece sürecin (bazen) ben de nasıl işlediğini anlatıyorum. Geçenlerde Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ı okuyup ondan hiç hoşlanmadığını söyleyen bir öğrencime de benzer şeyler söyledim. Selim İleri’nin Deniz Feneri’ni ilk okuyuşunu “Pek başarılı bir okuma değildi...” diye anması da bu anlattıklarıma bir başka örnektir. Üstelik benim için sadece Dublinliler ilgili bir mesele de değil bu. Aynı şey Yeraltından Notlar’da da olmamış mıydı? Veya o akşam Fethiye’de aldığım kitap Altı Ay Bir Güz olsaydı, bu benim edebiyattan tamamen soğuyacağımın resmi olmaz mıydı?

Yıllar sonra Dublinliler’i tekrar aldım (ilk kitap Ege’de kalmıştı çünkü). Öğrenciyken bana hiç okuma zevki vermeyen bu Dublin öykülerini çok sevdim, kitabın dünya edebiyatı içinde özel bir yere sahip olmasının nedenlerini şimdi az çok anlıyorum ve bazı öyküleri dönüp dönüp okuyorum. Belki de en çok şu sebepten: Bu öyküler her şeyden önce iyi bir metnin vadettiği estetik hazzı veriyorlar okura. Tabii, dediğim gibi, bu haz zaman içinde gelişen bir şey, onu kazanmak için sanırım çok okumak, hep okumak, farklı yazarları tanımak ve değişik metinlerden geçmek gerekiyor. Bunun düpedüz bir eğitim süreci olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dublinliler’de arada döndüğüm, her defasında başka bir tat aldığım öyküleri okurken (Eveline, Ölüler, Üzücü Bir Olay) James Joyce’un yazınsal  gücünü yeniden hissediyorum; cümleler arasındaki geçişler, paragraflardaki akış, süsten ve fazlalıklardan arındırılmış o doğal anlatım beni tekrar tekrar şaşırtıyor. Ve bir zamanlar pek de ‘edebi’ bulmadığım bu metinleri okurken kendime o zamanlar 'edebiyat' deyince ne anladığımı da soruyorum.

Ataoğlu Behramoğlu’nun (sanırım) en çok bilinen şiirinin adını biraz değiştirdim, bu yazıya başlık için: Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var. Bu şiir yaşama sevinci, hayata sarılma, ona sahip çıkma izleğini işler. Kuşkusuz benim yazdığım bu ‘okuma / okumayı öğrenme’ yazısıyla ile pek ilgisi yok. Ama madem başlığını kullandık, bu şahane şiiri de yazının sonuna koymadan olmaz şimdi:

 YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
 İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne

Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa

Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır

Kopmaz kökler salmaktır oraya 
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını

Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara

Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
 İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine

Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın

Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
 Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar

Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın

Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu

Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
 Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına

Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
 Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.






                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...