29 Haziran 2022 Çarşamba

GEÇMİŞ YAZLAR VE DİĞER TÜM MEVSİMLER

 

Doluluk, Geçmiş Yaz Defterleri’nde en çok vurgu yapılan temalardan; Sakız Garden’daki söyleşide de bu öne çıktı, yani oluş / eksik oluş / tamamlanma konuları üzerinde duruldu, ben de o kısımları ikinci kez okumadığım için biraz hayıflandım. Söz konusu bölümlerin Hilmi Yavuz şiirini anlamaya katkı yapacağı da söylendi aynı toplantıda. Ama ben -o gün konuklardan birinin ifade ettiği gibi- okumanın hazzına bu tip bilgilerden yoksun olarak varmanın da mümkün olduğunu düşünürüm. Yani bir şiiri daha iyi anlamam için dizelerinde Heidegger veya Sartre iz ve işaretlerini aramam gerekmemeli, demek istiyorum. Çoğu durumda, şiirde sözcük seçiminden ve onların dizilişinden alınan keyif yetmeli. Demek ki bu bağlamda ben ‘şiir bir şey anlatmaz’ tezine yakın duruyorum. Kolaya kaçtığım da iddia edilebilir tabii- itiraz edecek değilim!

Doluluk Yavuz’a göre yaşam deneyiminin tüm duyularla birden algılanabilir olması. “Yavuz’a göre” diyorum ya, burada bir rehber ya da kılavuz(!) eşliğinde bir okuma yapıyor değilim. Anladığım şu: Tüm duyuların aynı anda işlev halinde olması her zaman mümkün olmadığına göre yaşam her daim bir tür eksil-oluş’la malul olmak durumunda. Şair işte burada şiiri devreye sokuyor. Bu eksikliği gideren, yaşam deneyimini tamamlayan şeyin imge olduğunu söylüyor. Ben bunu biraz daha genel çerçevede edebiyat olarak algılıyorum.

İmgelem ve şiir anımsamaya yardım ediyor, dolayısıyla geçmiş yazlar ve geçip giden tüm mevsimler biraz daha yakına geliyor.  

Zaman halkanın tamam olmasıdır. Yaşam’ın doluluğudur. Onun için yaşanan ne varsa, önemli önemsiz, öze ilişkin ya da ilineksel, yitip gitmesini, silinip gitmesini önlemenin yolu, geçmişi, hadi o benzetmeyi (eğretilemeyi) sürdürelim, sürekli anımsamaktır, anımsamanın anımsanmasıdır. Böylelikle ancak, en dıştaki büyük halka’da şimdi içeri doğru küçülen öteki halkalara (yakın geçmiş: uzak geçmiş) dönebiliriz.

 

Kağıtlar Bir Çarmıh, Sözcükler Gövdeymiş Gibi… 

Bir yazı insanının temel kaynağı belleğidir, anımsamak da onun başlıca edimi. Yazar hatırlayan kişidir. Bu bakımdan sanırım bir edebiyatçının ulaşabileceği Doluluk duygusu yine Yazı yoluyla olmalıdır: Hilmi Yavuz bunu yapmaktadır zaten, Her günü bütün ayrıntılarıyla Yazı’ya dönüştürüyorum, diyerek. Yavuz bazen defterindeki sayfaları karıştırıp on yıl önce bugün, bu öğleden sonra neler yaptığına bakar- sonra belki daha geriye doğru hareket eder, ya da belki bir parça bugüne doğru salınır – yoksa içe içe geçen halkalar bunlar mıdır?

Yavuz’un anlatımında şiir, şiirsellik elbette hissediliyor; vurucu imgeler ve çarpıcı tanımlamalar var kitapta (bkz: ilk ara başlık). Ama Defterler sonuçta bir günce, ben de iyi düzyazı peşindeyim ve aradığım şeyi daha ilk birkaç satırda buluyorum:

Bu sabah yatakta yarı uyanır yarı uyanık, buralara ilişkin, belki buralara özgü demek daha doğru, bir tuhaflığın ayırdına vardım bir kez daha. Odamın kapısı sımsıkı kapalıydı, bundan emindim; ama sanki içeride birileri varmış gibi geldi. Sonra anımsadım ki, bu, Bodrum’da hep böyle olagelmiştir.

 

Gizem Üreten Kadınlar

Geçmiş Yaz Defterleri’nde cinsellik de öne çıkan temalardan biri. Bir düşünce adamını belli bir boyuta indirgemeye eğilimli okurlar için biraz şaşırtıcı bir durum olabilir. Hilmi Yavuz muhafazakâr çevrelerle yakınlığı ile (de) bilinen, İslam Felsefesi üzerine dersler vermiş bir aydın (İslam’ın Zihin Tarihi bu derslerden oluşuyor ve ben neredeyse tamamını altını çizerek okuduğum bu kitabı imzaya gittiğim gün yanıma almayı nedense akıl edemedim!) Aslında bu şaşıranları da çok suçlayamıyorum; zira bir yazısında İbn-i Arabi’den ya da kutsal metinlerden alıntılar yapan ama sonraki sayfada kadın bedenine dair gizemli övgü satırları kaleme alan yazar portresi o kadar sık rastlanan bir durum değil! Bu bakımdan cinsellik ve kadın bedeni ile ilgili düşünceler günlüklerde ayrıksı bir yerde duruyor- belki de durmuyor, sonuçta Defterler insan-oluş’un önemli bir boyutunu (daha) işliyor: Belirleyici yanı çok güçlü olan cinsel eylemle ilgili düşünceler de kâğıda dökülüyor- gerçek bir sanatçının yapması gerektiği gibi, içtenlikle ve rahatlıkla. Defterlerde, düşler, keşfedişler, tensel özlemler ara ara görünür oluyor. Ölüm ve yaşam nasıl görünür oluyorsa, öyle.

Nasıl oldu bu, ah ey Tanrım, odamda oturuyordum, akşamdı, yoksunlukla, duyumsuyordum tinimi, yaşlı ve eprimişti, unutmuştum çoktan, dirimsizdim, akşamdı evet, kapım çalındı, görünen sonyaz sonu giyimliydi, elinde bir mektup vardı.

Uzattı mektubu. Dönüp gidiyordu ki, beklemesini söyledim. Olasılıkla, şiirlerini ya da öykülerini, onları getirmiştir, utangaç biri diye düşünmüş olmalıyım, yanıt istemiyor muydu, sonyaz sonu giyimliydi, çelimsiz görünüyordu, hayır, istemiyordu.

Ah, kadınların gizem üretmeleri ne kolaydır…

 

Defterler’de Yavuz’un çocukluğuna, Siirt’e ve annesine dair yazdığı bölümler nefis. Ara ara gelen bu Proust’vari pasajlar Defterler’deki felsefi ağırlığı dengeliyor ve belki de tamamlıyor.

Öyle görünüyor ki Hilmi Yavuz'un yaşamını, bu yaşamın doluluğunu iki sözcük belirliyor. Onun hayatında Yaz ve Yazı başat karakterler. Defterler hem yaz mevsimine bir övgü, hem de geçip giden yazlara bir ağıt. Aradaki köprü Yazı’yla kuruluyor; yazı, halkalar arasında bir bağlantı oluyor.

Çöl Şiirleri’nden birinde kalbim kağıtlarla dolu, diyordum. Bomboş kağıtlar! Ama, Cemil Meriç’in Jurnal’inde dediği gibi, sözcüklerle de doluydu kalbim… Ve kağıtlar bir çarmıh, sözcükler gövdeymiş gibi duruyorlardı. Ve ben “Ecce Verba! İşte Söz, İşte Söz!” diye bağırıyordum. (Bir düşten)

15 Nisan 2022 Cuma

MODERN TÜRKİYE’NİN DOĞUŞU ÜZERİNE NOTLAR

I.            

Ne yalan söylemeli, 600 küsur sayfalık kitapta en hoşuma giden kısım yazarın şu iki cümleyle yaptığı tespit oldu:


Yeni reform evresi idarenin çıkardığı kanunlarla değil, edebi manifestolarla başladı. Genç Türkiye’nin ilk önderleri siyasetçiler değil, şairler ve yazarlar oldu.


II.

Bernard Lewis’in edebiyatı bu şekilde taltif etmesi boşuna değil! Bu ünlü tarihçinin bu ünlü kitabı da dili kullanma biçimiyle dikkat çekiyor. Lewis bütün büyük bilginler gibi dilin önemini biliyor. Modern Türkiye’nin Doğuşu uzun bir tarihi, ayrıntılı ve derin bir olaylar zincirini işlemesine rağmen konuların üzerinden hiç öyle özet geçmeden ve okuyucuya “bir şeyler havada kaldı” havası vermeden su gibi akıp gidiyor. Dilin bu dolgun ve yerinde kullanımı kitabın okunmasını kolaylaştırıyor. Özetle, Modern Türkiye’ni Doğuşu’nu alanında önemli eserler arasında yapan şeyin yazarının bir tarihçi olarak kurduğu sistematik kadar onun anlatım üslubunun da olduğunu düşünüyorum.

Kitabın çevirmeninin Boğaç Babür Turna olduğunu hatırlatarak kısa bir bölümü buraya alıyorum:

 

… Ancak İslamiyet ve Hristiyanlığı birbirinden ayıran duvarda bir kere kapı açıldı mı o kapıdan geçen fikir akışını denetleyip içinden seçim yapmak artık olanaksızdı. Genç Türkler Avrupalı öğretmenlerden ders alan, Avrupa’da seyahat eden, Avrupa dillerini öğrenen insanlardı. Onlara verilen görevlerin gerektirdiği teknik becerileri kapmanın ötesinde, başka şeylere ilgi duymamaları, başka şeyleri okumamaları mümkün değildi.

 

III.

Kitabın benim üzerimdeki bir etkisi bugün bize normal gelen şeylerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu, olabileceğini hatırlatması oldu. Türkiye’de son iki yüzyılda yaşanan değişim ve dönüşümün baş döndürücü bir hikayesi var, biliyoruz. Bu bakımdan MTD bugün pek o kadar üzerinde durulmayan -ya da benim durmadığım- bir dönemi düşünmemi sağladı. Şöyle: 1938’te Atatürk ölüyor, yerine İsmet Paşa geçiyor. 50’deki seçimlerde görevi Adnan Menderes devralıyor.

Tarihimizin iki cümleyle anlattığım bu bölümü günümüz koşullarını da düşünürsek özellikle anlamlı geliyor bana. Bugün çevremizdeki ülkelerin çoğunda yaşanan yönetim sorunlarından nispeten azade olmamızın arkasında zaman içinde edindiğimiz bazı pratikler var mutlaka. Kitabı okurken bu pratiklerin hangi zorlu aşamalardan geçerek kazanıldığını daha iyi anlıyorsunuz.

Modern Türkiye’nin Doğuşu’nun bu andığım kısmında aktarılan gerilimi düşük bulmamın sebebi kitabın daha önceki bölümlerinde anlatılan olayların şiddeti olabilir. Şunu anladım: Tek parti döneminin kendine ve sürece has problemleri elbette var ama yönetim devir tesliminde görece bir sükûnet elde edilmiş. Bunun daha büyük sorunların önüne geçmiş olduğunu coğrafyamızda (bugün bile) yaşananlara bakarak anlayabiliriz. Dönemin küresel koşullar göz ardı edilecek gibi değil çünkü: Bir dünya savaşı süreci söz konusu, Büyük Buhran’ın tüm dünyaya yayılan etkisi ve Avrupa’da yükselen faşist eğilimler. Bu bakımdan, 40’lı yıllarda yaşanan bu yönetim devir teslimlerini muazzam bir başarı olarak görmek gerektiğini düşünüyorum. Belki hayati sıfatı daha çok uyuyor buraya.


IV.

Bernard Lewis Hata Neredeydi? adlı diğer bir önemli kitabında Osmanlı’nın Batı’yla arasına koyduğu mesafeyi detaylı bir şekilde anlatır. Osmanlılar tarihsel bir üstünlük duygusu ve şüphesiz dini referanslarla uzun zaman Batı’yı yadırgamış, küçümsemiş, oradaki siyasi ve düşünsel gelişmelere kulak tıkamıştır. Mesela, diplomasinin -ve dolaysıyla öteki’nin farkında oluşun- yükselişte olduğu bir dönemde Osmanlı, Avrupa devletlerinde sabit bir elçi bulundurma fikrine sıcak bakmamıştır. Bu bakımdan, Batı’daki teknik ve siyasi alandaki değişimleri izleyenler ve bu gelişmeleri bu tarafa taşımak isteyenler için şartlar hiç kolay olmamıştır. Kısacası Avrupa’dan gelecek her türlü know-how ciddi bir dirençle karşılaşmıştır.

Elimizdeki kitap, yani Modern Türkiye’nin Doğuşu, bu direncin kırılmasının hikâyesi ve bu kırılmanın günümüze kadar ulaşan sonuçlarının bir dökümü olarak düşünülebilir. Tarihin bir döneminden sonra, Osmanlı devleti artık Batı’yı bir referans kaynağı olarak almaktan çekinmeyecek ve, diyelim, posta idaresinden itfaiye hizmetlerinin kuruluşuna kadar pek çok temel alanda Batıdaki modelleri dikkate alacak, bu kurumların inşasında Batıdan gelen uzmanların birikiminden yararlanacaktır.

Tabii asıl gelişmeler askeri ve eğitim alanında olanlardır. Bernard Lewis, II. Mahmut’a danışmanlık yapan Helmuth von Moltke’nin tavsiyesi üzerine ordunun yenilenmesi için Prusya’dan subaylar getirtilmesini bir dönüm noktası olarak görüyor. Aynı günlerde Türk subaylar eğitim almak için oraya gönderiliyor. Lakin Osmanlı ordusunun reformasyonunda Batı’nın etkisi yeni değil. Bundan çok önce III. Selim döneminde de Fransız subaylar gelmiş ve Osmanlı okullarında gemi seyri, navigasyon ve ‘bunlarla bağlantılı bilimlerde’ eğitim vermişlerdi. Lewis şöyle yazmış, III: Selim için:

 

                      Fransa’daki rejim değişikliği hiçbir biçimde padişahın Fransız yardımı alma konusundaki arzusunu azaltmadı. 1793 yılının sonbaharında Osmanlı Hükümeti Fransa’dan getirmek istediği, konusunda uzmanlaşmış olan teknisyen ve subay kadrolarından oluşan bir listeyi Paris’e iletti… 1796 yılında Fransız büyükelçisi General Auber Dubayet, beraberinde kalabalık bir askeri uzman grubuyla İstanbul’a geldi.

 

Bunun dışında, Lewis’in eseri, hukuk, maliye, eğitim ve kamu idaresi gibi alanlarda Batı ile yaptığımız alışverişin yoğunluğunu anlatan ve günümüze de ışık tutan pek çok çarpıcı bilgi içeriyor.

 

V.

Dil ve alfabe meselesinde Bernard Lewis çok net:

 

Arapçaya harika bir biçimde uygun olmakla birlikte Arap alfabesi Türk dili için uygun değildir. Türkçe Arap yazısını ifade edemediği pek çok form ve ses içerir.

Lewis, çoğu zaman gözden kaçırılan alfabe ve ses uyumuna dikkat çekmiş ve bu ihtiyacın farkında olan Münif ve Enver Paşaların alfabe reformu alanındaki çabalarına ayrı bir yer vermiş:

 

Münif Paşa, Mayıs 1862’den kısa süre önce kurulmuş olan Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin mensuplarına yaptığı bir konuşmada alfabede reform yapılması meselesini bilimin ilerlemesi ve yaygınlaşması için öncelikli ihtiyaç olarak ortaya koydu. Osmanlı imlasının öğretilmesi zordu. Daha kötüsü, kusurlu ve muğlaktı. Ayrıca okuyucuyu bilgilendirmek yerine onu kolayca yanlış yönlendirebilirdi. Bilginin yayılmasında en güçlü vasıta olan matbaaya da uygun değildi. Batı alfabesiyle kıyaslandığında iki ya da üç kat daha fazla karaktere ihtiyaç olduğundan pahalı ve verimsizdi. Münif Paşa bu zorlukları aşmak için ıslah edilmiş bir Arapça tipografi (matbaa yazısı) öneriyordu.

 

* 

Arap yazısının reforma tabii tutma meselesi zaman zaman, özellikle de tipografiyle ilgili olarak, gündeme gelmeye devam etti. Birinci Dünya Savaşı sırasında sorunun bir başka yönü ortaya çıktı; bu da belirsizliğe ve hataya bu kadar çok maruz kalan bir vasıta ile yapılan iletişimin zorluklarıydı. Harbiye Nazırı olan Enver Paşa Türk subayları tarafından el yazısı mesajları göndermede kullanılmak üzere değişimden geçirilmiş bir Arap yazısı geliştirecek kadar ileri gitti. Tıpkı diğer reform girişimleri gibi bunun da etkisi çok az oldu.

 

VI.

Üstteki bölümdeki son cümle bana İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’nda yaptığı şu muhteşem tespiti hatırlattı: Cumhuriyetin radikalizmini kamçılayan ögelerden biri de yeterince radikal olamayan Osmanlı modernleşmesidir.

VII.

Belki de her şey arzu duymakla ilgili. Kitapta Bernard Lewis’in Şinasi’den yaptığı alıntıyı okuyunca böyle düşündüm. Tüm bu devrimler, yenilenme hareketleri ve yüzyıllarımızı etkileyen Batılılaşma hamleleri…  İstemek, eksiklileri görmek ve iyi yönde değişim için arzu duymak. Bu yenilenmenin ivmesini belirleyen şey arzunun gücü ve yoğunluğu. Bizde biraz var, biraz yok. Ve işte bütün mesele bu!

Çok genel bir ifade oldu sanki, biz en iyisi kitaba dönelim ve o alıntıya bakalım:

 

Şinasi,1860 yılında Tercüman-i Ahval gazetesinde yayımlanan ilk başyazısında vatanın menfaatinden bahseder ve gayrimüslim tebaanın kendi gazeteleri varken “Hâkim millete mensup hiç kimsenin gazete çıkarma arzusu duymamasına, hiçbir hakiki Osmanlı gazetesinin bulunmayışına” dikkat çeker.

 

VIII.

Kitapta çok konu, çok isim var, doğal olarak. Kâtip Çelebi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Abdullah Cevdet, “Türklerin Chaucer’ı Ali Şir Nevai”, Mustafa Reşid Paşa, Halet Efendi, İbrahim Müteferrika, Ahmet Vefik Paşa ve daha niceleri

Islahat, Tanzimat, Cumhuriyet… Üç İstanbul’dan ziyade Üç Türkiye…

Modern Türkiye’nin Doğuşu okuyucuya hem genel bir bakış açısı sağlıyor, hem de yeri gelince yakın ve uzak tarihimizin belli konularına dair detaylı ve tatmin edici bilgiler sunuyor.

 

1 Nisan 2022 Cuma

ÖĞRENCİLER VE MASKELER


Yüzlerin yarısını görmeye alıştım. İlk başta ses de bir sorundu, kim konuşuyor, gelen ses kime ait, anlamıyordum. Şimdi bunu aştım, aştık, aylar geçti çünkü, artık arkamdan gelse bile sesin sahibini tanıyorum. Yüzler öyle değil ama. Yarısı maskenin altında. Büyük bölümü. Ama yüzler her zaman şaşırtıcıdır. Bir su içme anında ya da rahat bir nefes almak için maske şöyle bir gevşetildiğinde gördüğüm yüz dikkatimi çekiyor, durup bakıyorum. Eski bir tanıdığa yıllar sonra rastladığımızda hissettiğimizdekine benzer bir duygu. Oysa, aslında ne eski ne de tanıdık bu yüzler, aylardır bildiğim, iletişim halinde olduğum insanların yüzleri. Gözlerdeki ifade her zaman önemlidir ya, içinde bulunduğumuz maskeli durum bu ifadeyi daha bir ön plana çıkarıyor, maske gözleri sanki daha bir anlamlı yapıyor. Çünkü, yüz yüze iletişim kuran herkes gibi, öğretmenler de tepkileri ya da beklentileri anlamak için öğrencilerin gözlerine bakarlar. Galiba maskenin varlığı bizim gözlere olan dikkatimizi yoğunlaştırıyor. Bir tür doğal seçilim.

Son zamanlarda Covid konusunda gelen görece rahatlama maskelere veda umudunu arttırmış görünüyor. Ve ben derslerin başlamasından yaklaşık altı ay sonra koridorda veya okulun girişinde yeni(!) yüzlerle karşılaşıyorum. Karşıdan gelen, bana doğru yaklaşan yüze bir tür şüphe içinde ya da tam emin olamama duygusuyla bakıyor olmalıyım ki öğrencim hemen kendini tanıtmaya girişiyor. “Benim hocam, Sümeyye,” diyor, mesela! İşte o an biraz şaşırıyorum. Akşam vakti elektrikler kesildiğinde yaşanan ilk şaşkınlığa benzetilebilir bu. Hani el yordamıyla yanınızı yöreniniz bulmaya çalışırsınız.

Rahatlama duygusu baharla birlikte geldi. Güneşin de açtığı pırıl pırıl bir sabah bunu söyledim sınıfa girişte, maskeler de gidiyor yavaş yavaş, dedim. Artık olmasın mı, hocam, diye sordu Atik, pencereyi, dışardaki iyimser havayı işaret ederek. Bunu hak ettik, der gibiydi. Ben de hak verdim onun bu dileğine.

Umarım önümüzdeki yıl sınıfa girdiğimizde tüm yüzler görünür olur.

19 Ocak 2022 Çarşamba

ESKİDEN VOLKANDIM

 


Arabamı okulun karşısındaki yola park edip telefonda Cengiz Kurtoğlu’nu buluyorum. Bluetooth? Evet, açık. Saat 16.20’ye yaklaşıyor; birazdan öğrenciler bahçe kapısından neşeyle konuşarak çıkacaklar. Aras arabaya bindiğinde Küllenen Aşk ikinci kez çalıyor olacak. Kocaman okul binasına bakıyorum ve aklımdan şu soru geçiyor: Acaba seneye nerede, hangi okulda? Oğlumun bu açıdan şanslı olduğunu düşünüyorum. İlkokulu üç adım ötedeydi, ortaokulu ise iki adım. Derken Aras geliyor, arka koltuğa kuruluyor. Arabayı çalıştırıyorum. Telefondan mı çalıyor, diye soruyor, şarkıyı duyunca. Gülümsüyorum. Adem Lajic’in videoları bu aralar pek revaçta! Tabii sadece ‘meseleyle’ yakından ilgilenenler için: Bir gönül meselesi yüzünden formdan düşen ve kadro dışı kalan ünlü futbolcuyla ilgili internette pek çok klip dönüyor. Lajiç’in eski sevgilisiyle fotoğrafları eskinin taverna /arabesk şarkıları eşliğinde ekrandan akıyor! Çünkü, nasıl derler, kırık kalpler her zaman ilgi çeker. İşte Küllenen Aşk bu şarkılardan biri. Öyle görünüyor ki, otuz yıl öncesinin bu damar şarkıları Z kuşağı içinde de sağlam bir kitle bulmayı başarmış!

Doğrusu şarkıyı ben de seviyorum; hatırlıyorum. Belki de sadece hatırladığım için seviyorum. Okulların paydos saati, kalabalık trafikte sakince gidiyoruz ve eve varana kadar oğlumla Cengiz Babaya eşlik ediyoruz. Sanki meyhanede kadeh tokuşturan iki kafadarız: Bir mecnun yarattın, çöldeyim şimdi /Eskiden volkandım, kül oldum şimdi / En büyük aşkımdın, el oldun şimdi!


19 Ekim 2021 Salı

                                      BEN BEKLERİM 

I.

Bir dergiden gelen yanıt yolladığım öykünün değerlendirmeye alınacağını ama -olursa- yayımlanmasının beş-altı ayı bulabileceğini söylüyor. Başka bir mecrada değerlendirmek isterseniz, diye yazmış, editör arkadaşım.  Ona bu ince davranışı için teşekkür ediyorum. Bu öykü bende bir yıldır falan bekliyor, diyorum, birkaç ay da sizde durabilir. Yazan kişi için beklemek bir yük, bir zahmet değildir, sürecin doğal bir parçasıdır. Sorun olmaz benim açımdan, diye yazıyorum arkadaşıma, ben beklerim.


 II.

Dersin bitiminde yanıma geliyor. Maskeden dolayı önce ne söylediğini pek anlamıyorum. Kabalık olmuyordur umarım, dediğini duyuyorum. Kabalık? Ne bakımdan? Şimdi siz derste soru sorunca, diyor, ben yanıt vermiyorum ya, umarım kabalık olmuyordur. Gülümsüyorum. İkinci haftanın sonundayız, sınıfta kim konuşkan, kim biraz çekingen, artık biliyoruz. Bunun sorun olmadığını söylüyorum ona. Gerçekten değil. Bazı öğrenciler sonradan açılır. Herkes oyuna aynı anda katılmaz. Normal bu, diyorum, demek senin için biraz daha zaman gerekiyor. Bu düşünceli davranışı hoşuma gidiyor, gülümsüyorum ama belki de gülümsediğim pek anlaşılmıyor, maskeden dolayı. Buna takılma, diye ekliyorum sınıftan çıkarken, sen de sonra konuşursun, ben beklerim. 


 III.

En son ağustos ayının sonunda görüşmüştük. Beş eski arkadaş birlikte bir şeyler yemiştik. Sonra koyu bir çay sohbeti. Oturduğumuz yerin serinliği, ağaçların kokusu hoşuna gitmişti. İlk kez geliyordu ve bir tür huzur duyuyordu bundan. Ne güzelmiş, dedi bana, gelebiliriz her zaman buraya.


Tam kırk gün sonra yeniden toplandık ama artık dört kişiydik. Öğleden sonra caminin karşısındaki küçük parkta biraz oturduk. Yemek yediğimiz gece ayrılırken sözleşmiştik, artık arayı uzatmayalım, demiştik. Ama hayal ettiğimiz buluşma bu değildi.


İçimizden biri, en büyük kilit kırıldı, dedi. Öyleydi gerçekten. Bizi bir araya getiren oydu her zaman.


O gece arabalarımızı park ettiğimiz yerde vedalaşırken tuhaf bir şey oldu. Diğerleriyle yumruklarımızı tokuşturduk. Yeni dönemin selamlaşma biçimi. Onunla sadece başlarımızı hafif öne eğmekle yetindik ve orada öylece durduk. Kollarımızı uzatmadık, sarılmadık, yumruk da yoktu. Belki gözlerimiz konuşmuştur.

Olmazsa sen gelirsin, dedi bana, arabaya binerken. Tabii, dedim, olabilir. Ama benim yaşadığım yer her zaman biraz daha hareketliydi. Değişiklik duygusu daha barizdi. Siz gelin gene, dedim, ben buralardayım, her zaman beklerim.




 

15 Mayıs 2021 Cumartesi

                                ŞAMPİYONLUĞU ALDIĞIMIZ MAÇ

Gerçek finalini hikâyenin tam ortasına koyan post-modern romanlar gibi bir sezon! Bütün sırlar aslında kitabın iç bölümlerinden birinde açığa vurulmuş. İş oradaymış ve kazanan çoktan belli olmuş! 7 Şubat 2021 Pazar akşamı oynanan Beşiktaş-Konya maçından bahsediyorum. Siyah beyazlılar kupayı şimdi kaldırmış olabilirler ama, bana öyle geliyor ki, takım şampiyonluğu asıl bu maçta kazanmıştır. Son zamanlarda kırılma noktalarına işaret etmek moda oldu ya, bu sezonki yarışın en çok inceldiği yeri görmek isteyenler bence buraya bakmalılar. Zordur: Bir savunma oyuncunuz 21. dakika atılırsa, geri kalan süreyi en az kayıpla geçirmenizi sağlayacak formülleri bulmanız gerekir. Büyük takımların da böyle durumlarda şartları fazla zorlamadığı çok görülmüştür; alınacak bir puan çok değerlidir, yeterlidir. İyidir yani.




Ama o akşam öyle olmadı. Kaybedilecek olası puanların öncelikle maçın ilk bölümünde iki sarı kart görmeyi başaran N’sakala’ya yazacağı müsabakada, Beşiktaşlı futbolcular kazanmayı o kadar çok istediler ki kurdukları baskı televizyonlarını yeni açan izleyicilere eksik oynayan takımın Konyaspor olduğunu düşündürtebilirdi. 81. dakikada Rosier’in ayağından gelen golle tüm taraftarlar rahat bir nefes aldı. Bitiş düdüğüyle birlikte Joseph de Souza’nın kendini boylu boyunca yere bırakışı bu çabanın anlamlı bir görüntüsü olarak hafızalara kazındı.  Bana göre Konya karşısında alınan sonuç Beşiktaş’ın sezon boyunca aldığı en değerli galibiyettir. Maç bitince ekranın karşısında öylece kaldığımı, soyunma odasına giderken birbirlerini mutlulukla kutlayan oyuncuları maç hala sürüyormuşçasına dikkatle izlediğimi çok net hatırlıyorum.  Takım şampiyon olmasaydı bile sıradan bir taraftar olarak benim nezdimde bu maç çok değerli olacak, hep öyle kalacaktı.



Şüphesiz Joseph’inki spor tarihinde başka örnekleri de olan ikonik fotoğraflardan. 7-8 saat süren maçların bitiminde tenisçilerin ya da uzun koşuların sonunda atletlerin kendilerini böyle yere bırakışları vardır. Yorgun sporcu kollarını iki yana açar ve orada uzandığı birkaç dakika boyunca dünyayla bağlantısını keser. Hissettiği gurur ona yorgunluğunu unutturur. Bana öyle gelir ki yerde yatan kişi o an başka bir boyuta geçmiştir. Bu görüntü bize sporun, sporcu olmanın doğası hakkında çok şey söyler. Biz Türkiye’de spor başlığı altında hep başka şeyler konuştuğumuz için bunları unutmuşuzdur: Dayanıklılık, azim, asla pes etmemek, takım ruhuna uyum, disiplin. Joseph de Souza’nın fotoğrafına bakarken ben bunları görüyorum.



Beşiktaş’ın başarısının mimarı şüphesiz Sergen Yalçın’dır. Takım içinde sağladığı iletişim, maç sırasındaki taktiksel hamleleri, öğrencilerini derbilere soğukkanlı bir şekilde hazırlaması onun başarı hanesine yazılmalı.  Sergen Yalçın sezon boyunca gençlere şans tanıyan ve yaş almışları da iyi tanıyan bir teknik adam profili çizdi. Bana öyle geliyor ki Beşiktaş onun liderliğinde şişirme transferlerden uzaklaşacak. Ajax’ta, Dortmun’da gördüğümüz tarzda genç, zıpkın gibi çocuklar bulup takıma katacak. Yani bana öyle geliyor.



Şampiyonluk kazanıldığı için böyle konuşuyorum sanılmasın. Kuşkusuz kupa ve kupalar önemli, onlar nihai hedef her zaman. Ama Sergen Yalçın geçen yılın ortasında göreve başlamıştı ve sezonu (o saç baş yolduran Lens’li, Boyd’lu kadroya rağmen) ezeli rakiplerinin önünde tamamlamayı bilmişti. Bu yıl da kadrosu çok derin değildi ama herkesten maksimum düzeyde faydalanmayı başardı. İlk başta eleştirilen futbolcular haftalar ilerledikçe daha çok form tuttular. Pek çok futbol yorumcusu daha sezon ortasında Yalçın’ın hakkını teslim etti- biz de bu yorumcuların hakkını teslim ediyoruz. Bu sezonun özeti olarak şöyle söyleyebiliriz: Sergen yönetti, şampiyonluk geldi!


Uzun lafın kısası, o geceki Konyaspor maçı sanki şampiyonluğu kimin daha çok hak ettiğini gösteren bir işaret fişeğiydi. Gözlemciler artık mayanın tutuğunu görüyorlardı, ekipte takım ruhu ve kazanma hırsı oluşmuştu. Geriye bu ruhu kaybetmemek, güzel futbolu sürdürmek ve en az puan kaybıyla ilerlemek kalıyordu. 


Ah, bir de Abu o akşam Altay’ı geçebilseydi…!

 

16 Nisan 2021 Cuma

SPEAKING: EN ETKİLİ ÖĞRETİCİ

Four Skills

1.

Öğrencilerimizin çoğu kendilerini en rahat hissettikleri becerinin Reading olduğunu söyler. Nedeni basit: Okurken yalnızsındır, kimse seni zorlamaz, kimse senden bir şey beklemez. Düşünmek için zaman da vardır. Üstelik her şeyi anlamadığınız durumlarda bile okuduklarınızdan genel bir sonuç çıkarmak mümkündür. Bu son dediğim zaten Reading'in amaçlarından biridir.


2.

Listening ise öyle değil. Konuşulanları anlamak sıkı bir birikim, hız ve pratik gerektirir. Bugünlerde bol bol dizi izlemek bu sorunu kısmen çözmüş görünmektedir. Ama yolun başında olanlar için şöyle az dolu bir native speakers diyaloğu ciddi bir külfet anlamına gelir. Adamı resmen yorar bu konuşmalar! Böyle durumlarda öğrencilerimizin geleneksel mazeretleri vardır: Kayıttakiler ya inanılmaz hızlı konuşuyorlardır ya da orada söylenen şeyler buradaki kulağa net bir şekilde ulaşmıyordur (Çok yutuyorlar hocam!) Bu bakımdan Listening her zaman zorlayıcı bir aktivitedir. Sınavlarımızın Listening bölümü bittiği an bazen salonda düşük yoğunluklu bir uğultuyla birlikte gülüşmeler duyulur. Kalemini bir kenara atanlar bile olur.


3.

Writing becerisi de kendine özgü dertler getirir. “Aklıma yazacak bir şey gelmiyor, hocam” en sık duyduğumuz yakınmadır. Çünkü Türkiye’de kimse kuş gözlemlemeye gitmez! Hobilerimiz, ilgi alanlarımız sınırlıdır, olduğunda da onları hayata geçirecek ortam pek olmaz. Gerçi akla bir şey gelse ne olacak? Onu düzenli bir şekilde yazıya dökmek çetin bir iştir. Bu, öğrenmekte olduğumuz yabancı bir dilde geçerli değildir sadece. Kişinin ana dilinde bile okunaklı, sürükleyici şeyler yazması öyle kolay bir iş değildir- kendimden biliyorum!


4.

Speaking en zor olan mı acaba? Sanırım çoğu öğrenci böyle düşünüyor. Zaten nihai hedef de budur. Konuşabiliyorsanız, diğerlerini zaten bir şekilde yapıyorsunuz demektir (-generally speaking, I mean!) Ama konuşma pek sonra gelir. Türkiye’de herkesin bir “Anlıyorum ama konuşamıyorum” dönemi vardır. Ben burada yine duramayıp bir Ortaçgil göndermesi yapayım: Anlamak konuşmaya yetmez!

 

Dilimizin Bilgisi


Bu dört becerinin yeter miktarda dilbilgisi istediğini söylemeye gerek yok. Ne var ki eğitim sistemimiz gramere ve tablolara geldi mi yeter nedir bilmez. Konuşma yok, yazmak yok, ama Present Simple her daim yeniden anlatılır. Geniş Zaman kritik bir konudur. Bu aralar daha az, ama eskiden öğrencilerimizden en sık duyduğumuz soru, bu dönem kaç tense göreceğiz, sorusuydu. Biz ulus olarak zaman kiplerine büyük önem veririz, bunun için zamanımız pek geniştir!


Ama işin bitirici kısım sözcüklerdir. Dört becerinin de olmazsa olmazı, hepsinin tutkalı aslında kelime bilgisidir. Sözcükleri öğrenmek, onları hafızada tutmak saatlerce mesai ister. Ama başka çare de yoktur. Sözcükler şarttır. Onlar olmasa kime ne söylenebilir!


Denize düşen


Uzun sayılabilecek bir KPDS-UDS-YDS ‘kariyerinden’ sonra kendimi Zoom’da ekran paylaşırken buldum! Aradaki akademik dünyada yaşanan kriter değişimlerini, salgının başlamasını, uzaktan eğitime geçişi falan geçiyorum. Bir süredir Talk From Home adı altında Zoom’da yaptığım birebir derslerden şu (sanırım zaten bilinen) sonuca vardım: Dil eğitiminde çok az şey, konuşmak ve bir şeyler söylemek zorunda olmak kadar öğretici! Çok az şey o an karşılanması gereken bir ihtiyacın sağladığı kalıcılık duygusunun yerini tutuyor. Şu bir gerçek ki konuşmak ve diyaloğu sürdürmek mecburiyetinde olmak bir yapının veya sözcüğün daha etkin ve hızlı bir şekilde yerleşmesine imkan tanıyor. Ben bilinen bir kıtayı yeniden keşfetmiyorum bunların söylerken, hele kısa bir yurtdışı deneyiminin bile kişinin dil düzeyini ne kadar değiştirdiği hepimizin malumuyken.


Bir iki anı-vaka, minik-örnekle söylemek gerekirse: Konuşmamız esnasında iki cümleyi birbirine bağlarken öğrencimin durakladığını gördüğümde, mesela, at such times, diyorum. Muhatabım ipi oradan alıp tırmanmaya devam ediyor: At such times, I become more talkative. Bazen de karşımdaki kişi daha önce hazırlandığı ama arada kontra sorulara maruz kaldığı bir konuda güzel güzel bir şeyler anlatırken, aniden durup "göz-lem-le-mek...” diye mırıldanıyor, ben de hemen imdada yetişip puzzle’ın eksik parçasını uzatıyorum. Benim tecrübeme göre, yani sonraki derslerden anladığım kadarıyla, konuşmacının yaşadığı bu instant epiphany çarpıcı bir öğrenme deneyimi sunuyor kişiye. Ya da mesela, şu That’s the whole idea, ifadesini ele alalım. Bu tip bir ifadeyi başka iki kişinin konuşmasında duymakla, onun direkt yüzünüze söylenmesi arasında bir fark olmayacak mı? Şüphesiz, oluyor. Şu kullandığım “duymakla” sözü bile belirleyici burada, çünkü çoğu zaman böyle şeyleri duymuyoruz da.

 

Gerçeklik ve İçtenlik


Geldik en önemli meseleye! Yukarıda anlatılanlar bir yana, bizi asıl konuşturan şey duygularımızdır. Arkadaş toplantılarını düşünün: Üstüne az düşündüğümüz, bizi o kadar da ilgilendirmeyen konularda edecek pek bir laf bulamayız. Konuşmayı canımız istemez hiç. Ama işin içine öfke, mutluluk, şaşkınlık gibi hisler girince konuşmamız değişir, daha içten hale gelir. İngilizce meselesinde de durum farklı değil.  Gerçeklik duygusu bizi yüzeysel sözler söylemekten alıkoyar. Mesela, en iyi arkadaşımız hakkında konuşurken hissettiklerimiz ve gözlerimizde beliren parıltı söyleyeceklerimizi destekler. Sevdiğimiz, bildiğimiz bir filmi daha bir hararetle anlatırız. Aynı şekilde gender konuşurken, Bir Başkadır'daki bir karakteri çekiştirirken ya da Boğaziçi meselesini tartışırken, yani biraz takık olduğumuz konularda İngilizcemiz de akıcı hale gelir. O kadar ki o ana kadar belki biz bile bunun farkında değilizdir.


Hasılı gerçeklik duygusu, sahicilik hissi yaratıcılığı besler. Konuşmanın anlamlı olmasını sağlar ve bu da bizi daha ikna edici yapar. Duygular karşımızdakine böylece daha rahat geçer.


E, durum edebiyatta da böyle değil midir? Sanatta da böyle değil midir? Sorarım size.

25 Ocak 2021 Pazartesi

İHTİYAÇ EN İYİ ÖĞRETMENDİR


Olgunluk Dersleri: İki Yıl Okul Tatili’nin hemen başında yer alan bu cümleyi Aras’la kitabın ilk birkaç bölümünü okuduğumuz gecenin sabahında mutfaktaki tahtamıza yazdım. Okuyanlar hatırlayacaklar: İçine düştükleri durumun getirdiği zorunluluklar yüzünden birden olgunlaşan Jules Verne’in çocukları hayatta kalmak, yiyecek bir şeyler bulmak ve barınmak için çok ciddi sıkıntılara katlanıyorlar. İhtiyaçlar ardı ardına geliyor ve diyebiliriz ki bu ihtiyaçlar onları adada kaldıkları iki yıl içinde yaşlarının iki katı olgunluğa ulaştırıyor.


Sevmek Konusu: İhtiyaç şüphesiz iyi bir öğretici ama Albert Einstein öğrenmenin önkoşulu olarak sevgi duygusunu işaret ediyor. Ünlü Fizikçi, 11 yaşındaki oğlu Hans’a yazdığı mektupta onun piyano derslerine başlamasından duyduğu memnuniyeti belirtiyor ve diyor ki: “Her zaman en sevdiğin parçayı çal, öğretmenin bunu söylemese de; öğrenmenin en iyi yolu budur.” Albert Einstein kendisinin de yaptığı işi çok sevdiğini, laboratuvarında bir şeyler öğrenir ve keşfederken bazen öğle yemeğini bile unuttuğunu söylüyor. Einstein'a göre öğrenmenin en iyi yolu insanın yaptığı işten keyif alması.


Is Albert Right? Sanırım, evet. Kendi mesleğimden örnek verecek olursam…Günümüzde İngilizce öğrenmeye duyulan ihtiyaç ortada ve bu ihtiyacın farkında olmayan kimse de yok. Her yıl okullarda, kurslarda binlerce insan bu yola çıkıyor. Şimdilerde online sistemler devreye sokuluyor. Ama sanırım -sürpriz de olmayacak bir biçimde- en çok mesafe kat edenler İngilizceyi en çok sevenler oluyor. İçlerinde yeni bir dil öğrenme heyecanını duyanlar. Yabancı kaynakları okumak, uzak diyarlardan birileriyle başka bir dil yoluyla iletişim kurabilme düşüncesi onları motive ediyor. Dil öğrenmeye duyulan ihtiyaç kesin ama galiba burada belirleyici olan sevgi. Pek çok başka konuda olduğu gibi...


Uzunca Bir Parantez: İhtiyaç ortada ya, sanırım uzun vadede geçerli olmayacak bu. Yazılım Mühendisliğinden öğrencilerimle Gelecek üzerine konuşuyoruz. Konu başlığı Tomorrow's World. Sanal gerçeklik, 3D yazıcılar, Dikey Tarım, akıllı arabalar sayesinde ‘trafik kazası’ ifadesinin kullanımdan kalkma ihtimali. Gelecek bize eğitimden eğlenceye, sağlıktan küresel sorunlara uzanan geniş bir konuşma spektrumu sunuyor. İhtimallerden biri de dil öğrenmeye olan ihtiyacın gelecekte -tamamen yok olmasa da- ciddi bir biçimde azalması. Ve çevremizdeki cihazlar düşünüldüğünde durum hiç te şaşırtıcı değil. Bugün Yapay Zeka çalışmalarının geldiği yer bize değişimin şimdiden başladığını gösteriyor- the change is already taking place! Yazılım Mühendisliğindeki çocuklar için durum ayrıca mantıklı-bir miktar da ironik: İyi birer mühendis olmak için yabancı dillerini ilerletmeye ihtiyaçları var. Ve onlar gelecekte belki bu ihtiyacı ortadan kaldırmak için çalışacaklar!


Doğru Söze: Jules Verne’in cümlesini (İhtiyaç en iyi öğretmendir) tahtaya yazdığım günün akşamında marketten dönüp elimde eşyalarla mutfağa giriyorum. Orada, benim yazımın altına bırakılmış bir not görüyorum. Aras yazmış: Ama istek en sevilen öğretmendir!

9 Ekim 2020 Cuma

GÖZLERİMİ KAPARIM

 

Sıkılmıyor musun, orada öyle kaç saat, diye soruyorlar bana. Ben de buna yanıt olarak şöyle diyorum: Ama tek kitap olmuyor ki yanımda! Çok eskiden, Engin Ardıç’tan (mı) okumuştum, lisedeki hocaları ‘Okumaktan sıkıldığınızda okuduğunuz şeyi değiştirin,” dermiş. Yani okumaya alternatif bir eylem olarak yine okumak! Ben de kapının önüne çıktığımda birbiriyle alakasız birkaç kitap alıyorum yanıma. Bir yanda Muaviye’nin yükselişini anlatan bir kitap oluyor, diyelim, öte yanda Onur Ünlü’yle yapılmış nehir söyleşi, yanında Ece Ayhan’ın Yort Savul’u. (Şimdi dönüp bakıyorum da bu üçüne, o kadar da alakasız görünmüyorlar gözüme!)

Uzun lafın kısası, ‘karışık okumak’ deniyor ya, ben de öyle yapıyorum. Kitaplarla ilişki durumu karışık olanlardanım…


Nisan ayının sonunda kendimi karantinaya almıştım. O dönem çok hastane giriş çıkışı yapmıştık, Aras Pamukova’da, Nilay Denizli’deydi, ben burada markete bile gitmiyordum. (O dönem pek kimse pek bir yere gitmiyordu zaten; 1 Haziran günü Tuna Tan kavşağında o kadar arabayı görmek nasıl da ilginç gelmişti!) Nisan soğuk geçiyordu, ben de dersim olmadığı zaman ön kapıya çıkıp güneşi bekliyordum, Allah’tan kitaplar yanımdaydı. Oruç Aruoba, Melih Cevdet, Ali Bulaç eşlikçimdi (Oruç hoca mayısın sonunda vefat etti, gelen yazı göremedi). O günlerde kısa soluklu bir günlük de tutmuştum, belki ileride bir kitaba koymak nasip olur.

Ama yukarıdaki fotoğrafta hiç kitap yok. Zorlu bir uzaktan eğitim gününün sonunda kendimi dışarı zor atmışım, gözlerimi dinlendiriyorum. Ön kapının oraya bir sandalye atma alışkanlığını o zaman edindim. 5 Nisan günü çekmiş Nilay fotoğrafı. Pandeminin ilk dönemi, dersler hafta sonuna yığılmış, sabah 9’dan akşamüstü 5’e kadar bilgisayara baktığımız günler. Ders bitince önce bir tur atıyorum etrafta, hava almak ve ayaklarımı açmak için, sonra gelip 'yönetmen' koltuğuma oturuyorum. Yarım saat kadar orada öyle duruyorum, kitapsız ve hiçbir bir şey düşünmeden. İçimde tuhaf bir huzur. Neyin huzuru bu? Herhalde uzaktan da olsa birkaç kişiye ulaşmış olmanın, birkaç laf edebilmiş ve birkaç kelime iletebilmiş olmanın huzuru. Bu şartlarda işimi biraz olsun yapmış olmanın huzuru...


Yani önce vazifemi yapıyorum, sonra kapıyorum gözlerimi.

                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...