20 Kasım 2016 Pazar

KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ

Hiç ilk sayfalarında “Böyle giderse bitiremem, yarım bırakırım” dediğiniz, ama (günün) sonunda kimi bölümlerini iki üç defa okuduğunuz bir kitabınız oldu mu? Benim oldu. Peter Handke’nin yukarıda ismini, aşağıda resmini gördüğünüz romanıyla biraz böyle gelişti benim okurluk ilişkim. Arka kapakta da belirtilen, içinde ‘klasik romanlardaki tipleme olmayışı’ sanırım metnin içine girme süremi biraz uzattı. Fakat bu, aslında kitabı farklı kılan özelliklerden biri.


Bir ayrıntılar kitabı KALECİNİN PENALTI ANINDAKİ ENDİŞESİ. Bilincin fark ettiği, fark etmediği, tam farkına varacakken elinden kaçırdığı ayrıntılarla dolu sayfalar. Kahramanımız, yani klasik olmayan tip Bloch, sürekli bir yerlere gidiyor (kafe, restoran, yeni bir şehir), arkada belli belirsiz bir olay örgüsü var (berber kızlar, kayıp bir çocuk, sinema), siz Bloch’u takip ediyorsunuz, bu adam dış dünyayı görüyor, onun gözüyle siz de görüyorsunuz, nesneler üst üste biniyor, sesler birbirine karışıyor. Okurken sizin de bakış açınız biraz değişiyor, odak noktanız kayıyor ve merceğiniz büyüyüp küçülüyor. Değişik, kendine has bir anlatı bu. Yer yer kafanızda düşünce dalgalanmaları, küçük trans halleri yaratıyor; bu açıdan çok başarılı. Ama bunun için okurun kendini tam olarak metne vermesi gerekiyor; benim için bu, olabildiğince sessiz bir ortam ve elimde okunacak quizlerin olmaması demek!

Gene uyanış. İki, üç, dört, saymaya başladı Bloch. Durumu değişmemişti. Ama uykusunda alışmış olmalıydı ona. Yatağın altına düşen parayı cebine soktu, aşağıya indi. Dikkat ederse, gözünün önünde de canlandırırsa her kelimenin güzel güzel arkası geliyordu. Yağmurlu bir ekim günü; tozlu bir pencere camı: Tamam, oluyordu. Otelciye selam verdi; otelci gazeteleri çubuklarına takmaktaydı; kız mutfakla lokanta arasındaki servis penceresine bir tepsi sürdü: Hala yolundaydı her şey. Kendini kollarsa böyle, birbiri ardınca devam edebilirdi: Her zaman oturduğu masaya oturdu, her sabah açtığı gazeteyi açtı; Gazetede Gerda T. cinayetinde önemli bir iz peşinde olduklarını okudu. Ülkenin güneyine giden bir izdi bu, ölen kadının evinde bulunan gazetenin kenarındaki karalamalar soruşturmayı yeni bir noktaya getirmişti. Her cümlenin güzel güzel arkası geliyordu. Ondan sonra, ondan sonra, ondan sonra...İnsanın içi daha şimdiden bir süre için rahat edebilirdi.


Metindeki akışı görüyorsunuz. 'Boşluğun uslübu' denmiş arka kapakta, ben sevdim bu tanımı. Adettendir, bir yazarın eserini incelerken bizzat onun kullandığı metaforlara, sembollere gönderme yapılır. Bu bakımdan Handke, yazı sahasına çıktığında, nerede duracağını, ne zaman ne tarafa koşu yapacağını iyi bilen forvet oyuncularına benzetilebilir. 


Daha önce Mutsuzluğa Doyum adlı eseriyle Elmanın İçi’ne konuk ettiğimiz Alman yazar Handke’nin  ne zamandır merak ettiğim kitabını böylece okumuş oldum. Hafif kapalı metinleri okumayı sevenlere öneririm, -kapalı olsun olmasın- yazmayı sevenlere ise özellikle. Romanın ismi de pek  dikkat çekicidir, gerçi burada biraz sorunlu bir durum da yok değildir: Futbola biraz bulaşan herkes bilir ki penaltı anında endişelenecek biri varsa o da topun arkasında kişidir. Öyle ya, tarihte hiçbir kaleci penaltıdan gol yediği için ayıplanmamıştır. Peter Handke sanki bunu biraz atlamıştır. E, ne diyelim: O kadar kusur her forvette olur...

27 Ekim 2016 Perşembe

BİR ÇOCUĞUN BAZEN CANININ SIKILMASI NEDEN İYİDİR?

Öyleymiş! Yıllar önce Mehmet Barlas’ın bir yazısında okumuştum. Yine geçenlerde bir Facebook paylaşımı vardı: Bir üniversitede araştırma yapılmıştı, belli bir miktardaki can sıkıntısının çocuğun zihin dünyasına olumlu bir etki yaptığı bulunmuştu. Zaten çoğumuz tanık olmuşuzdur buna: Yapacak bir şey bulamayan çocuk mecburen kendini eğlemeyi öğrenir. Bu durum, yani can sıkıntısı, çocuğun hayal gücünü tetikliyor, onun yaratıcılığını geliştiriyor. İşte bunları bulmuş bilimsel çalışmalar. Böylece biraz içten içe bildiğim, sezdiğim ve uygulamaya çalıştığım bir durum bilimsel tezlerle de desteklenmiş oluyor.

Arabayla yaptığımız uzun yolculuklarda hiç tablet/telefon vermedik Aras’a. Arka koltukta oturdu hep, bizi dinledi, sohbete katılabildiği kadar katıldı, sustuk bazen, bazen küçük bilgi yarışmaları (hangisi farklı?) yaptık. Bir defasında –Göreme’ye gidiyorduk, Ankara yolundaydık- NTV Radyo’ya denk geldik, Halit Kıvanç’ın programıydı, böyle beklemek ve bekletmek üzerine bir sohbet, kulak verdik, toplam 7-8 dakika bir şey sürdü zaten. Hoş bir konuşmaydı. Halit Usta tatlı tatlı anlatıyordu. Aras arkada uzanmıştı. Program bitince  “Oh ya, dinlendim!”  dedi!

Evde de var kısıtımız. Okul döneminde Aras sadece Cuma ve Cumartesi günleri tablette oyun oynayabiliyor. Hafta içi digital dünyadan hayli uzak kalıyor. Özlem, muhtemelen kavuşulanı daha değerli kılıyor (Yarın tablet günü, baba!) Okul günlerinde ödev yapması, kendine başka işler bulması gerek. Bu durum, yani gün içinde tablete ulaşamayacağını bilmesi onu bölmüyor, kafası oraya takılmıyor. Günlük hayatımızın hayhuyu içinde pek üstünde durduğumuz bir şey değil bu, ama insanın düşüncelerinin bölünmemesi aslında ne kadar önemli... 

Odaklanmanın, bir yerde bir süre kalmanın -ve gerekirse oyalanmanın- bu kuşaktaki çocuklar için ne kadar zor bir şey olduğunu hepimiz biliyoruz. Sinan Öğretmen, Aras’ın genelde dersi dinlediğini, anlatılanlara kulak verdiğini ve bunun iyi bir özellik olduğunu söylüyor. Bu durumun bizim uyguladığımız tablet politikasıyla bir alakası var mı, tam olarak bilmiyorum; ben, kuruyorum.

Geçen gün (yine bir yolculukta) bir süre sesi çıkmadı Aras’ın arka koltukta, aynadan şöyle bir yokladım, camdan dışarıya bakıyordu, dalmıştı, yukarıya, mavi gökyüzüne, bulutlara takılmıştı gözleri. Sanırım yine dinleniyordu!

Aşırıya kaçmamak şartlıyla arada böyle dalmak iyidir, büyüklere de önerilir...


20 Eylül 2016 Salı

BURADA ROL YAPAN KİMSE YOK, BEYEFENDİ!

Onu ilk kez Uzak İhtimal’de izlemiştim. Galata’da bir apartmanda, karşı dairesinde yaşayan bir rahibe adayına ilgi duyan müezzin rolündeydi (dinler arası diyalog?) Sonra Kış Uykusu’nda kısa ama etkili sahnelerle geliyordu. Bu yakınlarda izlediğim Sarmaşık’ta ise kelimenin tam anlamıyla döktürmüş! Abarttığımı düşünenler olabilir,  olsun: Bir benzerini ancak Dustin Hoffman’da, Al Pacino’da ya da ne bileyim Jack Nicholson’un oynadığı arıza karakterlerde izleyebileceğimiz nefis bir performans.


“Burada rol yapan kimse yok” demem, bir aktörün oyunundaki doğallığı vurgulamak için.  Nadir Sarıbacak gibi oyuncular bir rolü canlandırmıyorlar, direkt o roldeki kişi oluyorlar. Lokantada yanınızdaki masada yemek yiyen adam veya oto-sanayideki bitirim delikanlı kadar doğallar. Film bittiğinde o adam veya kadının gerçekten hayatta olduğunu, yakınlarda bir yerlerde yaşadığını düşünüyorsunuz. Bu durum pek çok edebiyat eseri için de (mesela Yaşar Kemal’in veya Dickens’in romanları) geçerli değil midir? Belki edebiyatseverlerin bu tarz filmleri özellikle sevmesinin nedeni de budur.

Tabii, bu duyguyu ekranın bu tarafına geçirmek öyle kolay bir iş değil. Kış Uykusu yazımda Nejat İşler üzerinden söylemiştim: Bir oyuncunun gerçek potansiyelini TV dizilerinde nadiren izleriz. Bize bu hazzı ancak sinema yaşatır. İşinin ehli bir yönetmenin elinde, iyi yazılmış diyaloglara yaslanan bir aktör perdede yükselir, büyür.

Konuya Nadir Sarıbacak özelinden girdik ya, aslında kastımız bu tip filmlerdeki* bu tip oyuncuların tamamıdır ve aslında bu, bir ‘yönetmene övgü’ yazısıdır. Bahsettiğimiz tarzdaki oyunculuğun gerçekleşmesi için oyuncu seçimi ve yönetimi en önemli hususlar kanımca.  Ve böyle filmlerin belli niteliklere sahip olması gerekiyor: Sakinlik, sahicilik, kendinden eminlik, sindirerek anlatım vb. Gişeye belki tersten etki yapan şeyler ama sinemayı sinema yapan da bunlar bence.

Tolga Karaçelik’in bu Altın Portakal ödüllü filmindeki sembolizme (sarmaşık, salyongozlar, Kürt) burada hiç girmiyorum. Sadece BEDAŞ sahnesini çok sevdiğimi ve birkaç defa izlediğimi söyleyeyim. Ve bu yüzden şu aralar derste bir şey anlatırken örnek vermek isteyip de hafif tıkandığımda  “...işte öküzdü, inekti” dememek için kendimi zor tutuyorum!

*Bu tip filmlerin tanımı ve kapsamı nedir, tam olarak bilmiyorum. Böyle durumlarda tanımlardan ziyade örnekler işe yarar. Benimkiler şöyle sıralanabilir: Çoğunluk, Sonbahar, Yozgat Blues, Kader, Kış Uykusu, Abluka, Sarmaşık.


26 Ağustos 2016 Cuma

PRENS ANDREY VE MEŞE AĞACI

Bütün büyük romanlarda olduğu gibi Savaş Ve Barış’ta da genel konu bütünlüğünden bağımsız, öyle tek başına açıp okuyabileceğiniz birçok bölüm vardır. Genel konu bütünlüğü içinde okunduğunda şüphesiz daha anlamlı olan bu tip bölümlerden biri (Savaş ve Barış’ta) Prens Andrey’in Nataşa’yı ilk gördüğü günün anlatıldığı kısımdır.

Lev Tolstoy bu görkemli romanın mimarisini birkaç adım barış, birkaç adım savaş şeklinde kurmuştur. Tarih boyunca insan hayatında yakıcı derecede belirleyici rol oynamış bu iki olgu, yani savaş ve barış, romanın içinde gece ve gündüz gibi birbirini takip eder. Yaklaşık iki bin sayfa süren bu destansı romanda karakterlerin iç dünyasındaki aydınlık ve karanlık, neşe ve hüzün, siyah ve beyaz -ve aradaki diğer tüm tonlar- sürekli yer değiştirirler.

Dönelim Nataşa’ya: Prens Andrey’in bir takım ‘vasilik işleri’ için Kont Rostov’un çiftliğine gitmesi gerekir. 31 yaşında, savaştan yeni dönmüş, yaralı ve ruhu yorgun bir adamdır Andrey Bolkonski; geçmişi acılarla, geleceği belirsizliklerle doludur. Çiftliğe giderken yeşillenmiş çalılıkları da geçerek yolun iki tarafında uzanıp giden bir kayın ağacı ormanına girerler. Bu ağaçların arasından gördüğü yaşlı bir meşe ağacı Prens Andrey’in dikkatini çeker. Onda sanki kendi hayatının sönüklüğünü görür. Meşe ağacı hantal, huysuz ve öfkeli görünür Prens Andrey’e. Zaten karamsar günler geçiren Prens kendini gülümseyen kayın ağaçları yerine bu canlı bahar günüyle bir tezat oluşturan yaşlı meşe ağacıyla özdeşleştirir. Araba ilerler, meşe arkada kalır ama Prens Andrey onu bir türlü arkada bırakamaz...

Çiftliğin girişindeki bahçede genç kızlar oyun oynamakta, çocuklar gibi koşup durmaktadır. Bu kızlardan biri koşarak arabaya yaklaşır ama gelenin bir yabancı olduğunu görünce yine oynaya zıplaya geri gider. Bu, Nataşa’dır; Prens Andrey bu genç kızdaki yaşama sevincini fark eder ve ister istemez merak eder: Acaba ona böyle mutluluk veren nedir? Prens Andrey, Nataşa’yı içerde, salonda Kont Rostov’la otururken de bir kaç kez görür. Ve benzer şeyler düşünür, bu kadar doğal bir neşe nereden doğmaktadır (Nataşa ileride Prens Andrey Bolkonksi’nin nişanlısı olacaktır!)

İşler uzadığı için Prens Andrey’in gece kalması gerekir ama herkes yatıp da el ayak çekilince Prensi bir türlü uyku tutmaz, kalkar, pencereyi açar ve bir süre yıldızların süslediği karanlık geceye bakar. O sırada bir üst kattan iki genç kızın konuşmaları duyulur. Bunlar Nataşa’yla kuzeni Sonya’dır. Nataşa pencerede oturmuş şarkılar söylemekte, gecenin güzelliğini övüp durmaktadır. Prens Andrey kendi penceresinin önünde neredeyse nefes almadan durur ve oradan gecenin içine kanatlanıp uçmak isteyen Nataşa ve ona “Hadi yat artık, saat iki oldu” diyen Sonya’nın konuşmalarını dinler. Ve nedense bir an kızların kendisiyle ilgili de bir şeyler söyleyeceğini düşünür. Ama bu olmaz, biraz sonra pencere kapanır ve sessizlik gökyüzünü doldurur. (Nataşa ilerde Prens Andrey’in nişanlısı olacaktır, peki eşi olacak mıdır?)

Ertesi gün yine aynı yoldan dönerken Prens yine meşe ağacına bakınır ama ağaç ona hiç de bir önceki gün göründüğü gibi görünmez. Evet, ağaç iyice farklıdır şimdi! O hantal, öfkeli, dünyaya küskün yaşlı meşeden eser yoktur. Tam tersine, ona baktığınızda gördüğünüz şey canlılık,  yaşamın çeşitliliği ve zinde bir umuttur. Hayır, burada fantastik roman ögeleri devreye girmiyor. Değişen tabii ki ağaç değil, Prens Andrey’in zihin dünyasıdır:

İhtiyar meşe iyice değişmişti; dolgun, koyu yeşil bir çadır gibi etrafa yayılmış, akşam güneşinin ışıkları içinde hafif hafif sallanarak tatlı bir rehavet içinde duruyordu. Ne eğri büğrü parmaklar ne bereler görünüyor ne eski acıların ne de eski güvensizliğin izleri belli oluyordu. Yüz yıllık sert kabuğun arasından sapsız, dolgun körpe yapraklar fışkırmıştı; o kadar körpeydiler ki bunların o ihtiyarın vücudundan çıktığına inanılmazdı. Prens Andey, “Evet, bu o gördüğüm meşe” diye düşündü ve içinde birden baharın verdiği bir sevinç, bir yenilik duygusu uyandı.


Savaş ve Barış’ın bu bölümü aşık olduğumuzda ya da sevdiğimiz insanların yanındayken hayatı nasıl da farklı algıladığımızı anlatan sıkı örülmüş, güzel bir okuma sunar bize. Böyle zamanlarda içimizde bir genişlik, bir ruh ferahlaması, sonsuz bir umut duyarız ve bu, hayata bakışımızı da eylemlerimizi de değiştirir. Usta Lev Tolstoy bu kelimeleri doğrudan kullanmaz tabii ki -bütün ustalar gibi bize bu duyguları sezdirir.

Sadece burası değil, Piyer’in idam mangasının karşısına geçtiği bölüm, Prenses Mariya’nın yaklaşan düşmana rağmen evlerini terk etmek istemeyen köylüleri ikna etmeye çalıştığı o gerilimli diyalog ve Kutuzov’un çadırında haritanın üstüne eğilmiş kumandanların savaşın gidişatı hakkında yaptığı tartışmaları okuduğumuz kısımlar kitabın gücünü arttıran yerlerden. Romanın bu bölümleri, artık nasıl bir edebiyat şiddetiyle yazılmışlarsa, daha dün izlediğim bir filmin sahneleri gibi aklımda hala. Kitabı okuduğum dönemde hikaye beni iyice sardığı için romanda olanları ara ara Nilay’la Aras’a da anlatıyordum. Mesela sabah kahvaltısında “Nataşa yeni biriyle tanıştı; genç, parlak bir subay, işler karışabilir” diyordum ya da “Fransızlar sonunda Moskova’ya girdi, tüm şehri yakıyorlar” şeklinde birkaç cümlelik özetler geçiyordum. Mecbur, dinliyorlardı!



31 Temmuz 2016 Pazar

UMUT HANESİ

Aras’ta okuma sevgisi var mı, bilmiyorum. Babam bunun genetik bir özellik  olduğunu söylüyor. Kendisi durumu daha ortaokul yıllarında fark etmiş: Gazete o zamanlar böyle yaygın değil, hele taşrada neredeyse lüks mesabesinde, bu yüzden babam kimi zaman gazete okumak için yan komşuya gidermiş. Veya yolda yürürken yerde, çamurun içine bulanmış bir dergi sayfası gördüğünde onun etrafında dolanarak üstündeki yazıları okumaya çalışırmış. Aras, dedesinin yaşadığı gibi bir yokluk içinde değil, ama şu da bir gerçek ki, an itibariyle kitaplara duyduğu ilgi futbola duyduğu ilgiye kıyasla hayli sönük. Bazen birlikte gidiyoruz kitabevine. Ancak Aras’ın bir kitaba ilgi duyması için o kitabın kapağında Messi’nin, Ronaldo’nun ya da başka bir futbol yıldızının olması gerekiyor! Sorulduğunda, büyüyünce yönetmen olacağını söylüyor ama böyle giderse bana bir santrafor olacak gibi geliyor!


Oğlumu okumaya teşvik etmek için bulduğum son yöntem “Hadi bu kitabı oku da, bak filmi varmış, sonra hep birlikte filmini seyrederiz,” demek oldu. Aras’ın en sevdiği etkinliklerden biri birlikte bir şeyler izlemek (daha doğru bir ifadeyle bir şeyleri birlikte izlemek) olduğu için yaptığım bu teklifi hemen benimsedi. Kitabı kendine koyduğu hedeften daha kısa bir sürede okudu. Beğenmişti. Sonra bir gün ailece oturup izledik, Charlie’nin Çikolata Fabrikası'nı. Kitabı aldığımız sitedeki ‘bunu seven bunu da aldı’ şeklindeki yönlendirmeden de bahsettim ona. Bu şekilde yeni kitaplar seçebileceğimizi söyledim.  

Geçenlerde bir sabah kahvaltıda film üzerinde konuşuyoruz. Aras hikayenin kitaptaki gidişatının filmdekiyle aynı olmadığını fark etmiş. Kurmaca yapıtlarda bazen böyle şeylerin yapılabileceğini söylüyorum ona. Yönetmenin de eseri kendine göre bir yorumla sunabileceğini. “Orada anlatılanlar gerçek değil, değil mi?”, diye soruyor. Ben de bu tür şeylerin hem gerçeklerden hem de hayal gücünden beslenebileceğini anlatmaya çalışıyorum ve ikisinin çoğu zaman iç içe olduğunu söylüyorum. Mesela, filmde babanın yaptığı iş! “Öyle bir meslek -bir fabrikada diş macunlarına kapak takmak, yani- (artık) yok”, diyorum. Aras, “Ama lahana çorbası hala vardır,” diyor. “Tabii var,” diyorum ben de ve ekliyorum. “Çünkü yoksulluk da hala var.  Ve öyle kısa zamanda bitecek gibi de görünmüyor.”

Haklı değil miyim? Sene 2016, haberleri hepimiz izliyoruz, insanoğlu henüz çocuklarının karnını hakkıyla doyurmayı öğrenebilmiş değil. Açlık, iç savaşlar, göçler sürüyor. Öte yandan, içlerindeki okuma iştahını doyurmak için yerde, çamura bulanmış sayfaların üstündeki yazıları okumaya çalışan çocuklar, iyi ki onlar da hala varlar: Umut hanesi.

                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...