26 Ağustos 2016 Cuma

PRENS ANDREY VE MEŞE AĞACI

Bütün büyük romanlarda olduğu gibi Savaş Ve Barış’ta da genel konu bütünlüğünden bağımsız, öyle tek başına açıp okuyabileceğiniz birçok bölüm vardır. Genel konu bütünlüğü içinde okunduğunda şüphesiz daha anlamlı olan bu tip bölümlerden biri (Savaş ve Barış’ta) Prens Andrey’in Nataşa’yı ilk gördüğü günün anlatıldığı kısımdır.

Lev Tolstoy bu görkemli romanın mimarisini birkaç adım barış, birkaç adım savaş şeklinde kurmuştur. Tarih boyunca insan hayatında yakıcı derecede belirleyici rol oynamış bu iki olgu, yani savaş ve barış, romanın içinde gece ve gündüz gibi birbirini takip eder. Yaklaşık iki bin sayfa süren bu destansı romanda karakterlerin iç dünyasındaki aydınlık ve karanlık, neşe ve hüzün, siyah ve beyaz -ve aradaki diğer tüm tonlar- sürekli yer değiştirirler.

Dönelim Nataşa’ya: Prens Andrey’in bir takım ‘vasilik işleri’ için Kont Rostov’un çiftliğine gitmesi gerekir. 31 yaşında, savaştan yeni dönmüş, yaralı ve ruhu yorgun bir adamdır Andrey Bolkonski; geçmişi acılarla, geleceği belirsizliklerle doludur. Çiftliğe giderken yeşillenmiş çalılıkları da geçerek yolun iki tarafında uzanıp giden bir kayın ağacı ormanına girerler. Bu ağaçların arasından gördüğü yaşlı bir meşe ağacı Prens Andrey’in dikkatini çeker. Onda sanki kendi hayatının sönüklüğünü görür. Meşe ağacı hantal, huysuz ve öfkeli görünür Prens Andrey’e. Zaten karamsar günler geçiren Prens kendini gülümseyen kayın ağaçları yerine bu canlı bahar günüyle bir tezat oluşturan yaşlı meşe ağacıyla özdeşleştirir. Araba ilerler, meşe arkada kalır ama Prens Andrey onu bir türlü arkada bırakamaz...

Çiftliğin girişindeki bahçede genç kızlar oyun oynamakta, çocuklar gibi koşup durmaktadır. Bu kızlardan biri koşarak arabaya yaklaşır ama gelenin bir yabancı olduğunu görünce yine oynaya zıplaya geri gider. Bu, Nataşa’dır; Prens Andrey bu genç kızdaki yaşama sevincini fark eder ve ister istemez merak eder: Acaba ona böyle mutluluk veren nedir? Prens Andrey, Nataşa’yı içerde, salonda Kont Rostov’la otururken de bir kaç kez görür. Ve benzer şeyler düşünür, bu kadar doğal bir neşe nereden doğmaktadır (Nataşa ileride Prens Andrey Bolkonksi’nin nişanlısı olacaktır!)

İşler uzadığı için Prens Andrey’in gece kalması gerekir ama herkes yatıp da el ayak çekilince Prensi bir türlü uyku tutmaz, kalkar, pencereyi açar ve bir süre yıldızların süslediği karanlık geceye bakar. O sırada bir üst kattan iki genç kızın konuşmaları duyulur. Bunlar Nataşa’yla kuzeni Sonya’dır. Nataşa pencerede oturmuş şarkılar söylemekte, gecenin güzelliğini övüp durmaktadır. Prens Andrey kendi penceresinin önünde neredeyse nefes almadan durur ve oradan gecenin içine kanatlanıp uçmak isteyen Nataşa ve ona “Hadi yat artık, saat iki oldu” diyen Sonya’nın konuşmalarını dinler. Ve nedense bir an kızların kendisiyle ilgili de bir şeyler söyleyeceğini düşünür. Ama bu olmaz, biraz sonra pencere kapanır ve sessizlik gökyüzünü doldurur. (Nataşa ilerde Prens Andrey’in nişanlısı olacaktır, peki eşi olacak mıdır?)

Ertesi gün yine aynı yoldan dönerken Prens yine meşe ağacına bakınır ama ağaç ona hiç de bir önceki gün göründüğü gibi görünmez. Evet, ağaç iyice farklıdır şimdi! O hantal, öfkeli, dünyaya küskün yaşlı meşeden eser yoktur. Tam tersine, ona baktığınızda gördüğünüz şey canlılık,  yaşamın çeşitliliği ve zinde bir umuttur. Hayır, burada fantastik roman ögeleri devreye girmiyor. Değişen tabii ki ağaç değil, Prens Andrey’in zihin dünyasıdır:

İhtiyar meşe iyice değişmişti; dolgun, koyu yeşil bir çadır gibi etrafa yayılmış, akşam güneşinin ışıkları içinde hafif hafif sallanarak tatlı bir rehavet içinde duruyordu. Ne eğri büğrü parmaklar ne bereler görünüyor ne eski acıların ne de eski güvensizliğin izleri belli oluyordu. Yüz yıllık sert kabuğun arasından sapsız, dolgun körpe yapraklar fışkırmıştı; o kadar körpeydiler ki bunların o ihtiyarın vücudundan çıktığına inanılmazdı. Prens Andey, “Evet, bu o gördüğüm meşe” diye düşündü ve içinde birden baharın verdiği bir sevinç, bir yenilik duygusu uyandı.


Savaş ve Barış’ın bu bölümü aşık olduğumuzda ya da sevdiğimiz insanların yanındayken hayatı nasıl da farklı algıladığımızı anlatan sıkı örülmüş, güzel bir okuma sunar bize. Böyle zamanlarda içimizde bir genişlik, bir ruh ferahlaması, sonsuz bir umut duyarız ve bu, hayata bakışımızı da eylemlerimizi de değiştirir. Usta Lev Tolstoy bu kelimeleri doğrudan kullanmaz tabii ki -bütün ustalar gibi bize bu duyguları sezdirir.

Sadece burası değil, Piyer’in idam mangasının karşısına geçtiği bölüm, Prenses Mariya’nın yaklaşan düşmana rağmen evlerini terk etmek istemeyen köylüleri ikna etmeye çalıştığı o gerilimli diyalog ve Kutuzov’un çadırında haritanın üstüne eğilmiş kumandanların savaşın gidişatı hakkında yaptığı tartışmaları okuduğumuz kısımlar kitabın gücünü arttıran yerlerden. Romanın bu bölümleri, artık nasıl bir edebiyat şiddetiyle yazılmışlarsa, daha dün izlediğim bir filmin sahneleri gibi aklımda hala. Kitabı okuduğum dönemde hikaye beni iyice sardığı için romanda olanları ara ara Nilay’la Aras’a da anlatıyordum. Mesela sabah kahvaltısında “Nataşa yeni biriyle tanıştı; genç, parlak bir subay, işler karışabilir” diyordum ya da “Fransızlar sonunda Moskova’ya girdi, tüm şehri yakıyorlar” şeklinde birkaç cümlelik özetler geçiyordum. Mecbur, dinliyorlardı!



31 Temmuz 2016 Pazar

UMUT HANESİ

Aras’ta okuma sevgisi var mı, bilmiyorum. Babam bunun genetik bir özellik  olduğunu söylüyor. Kendisi durumu daha ortaokul yıllarında fark etmiş: Gazete o zamanlar böyle yaygın değil, hele taşrada neredeyse lüks mesabesinde, bu yüzden babam kimi zaman gazete okumak için yan komşuya gidermiş. Veya yolda yürürken yerde, çamurun içine bulanmış bir dergi sayfası gördüğünde onun etrafında dolanarak üstündeki yazıları okumaya çalışırmış. Aras, dedesinin yaşadığı gibi bir yokluk içinde değil, ama şu da bir gerçek ki, an itibariyle kitaplara duyduğu ilgi futbola duyduğu ilgiye kıyasla hayli sönük. Bazen birlikte gidiyoruz kitabevine. Ancak Aras’ın bir kitaba ilgi duyması için o kitabın kapağında Messi’nin, Ronaldo’nun ya da başka bir futbol yıldızının olması gerekiyor! Sorulduğunda, büyüyünce yönetmen olacağını söylüyor ama böyle giderse bana bir santrafor olacak gibi geliyor!


Oğlumu okumaya teşvik etmek için bulduğum son yöntem “Hadi bu kitabı oku da, bak filmi varmış, sonra hep birlikte filmini seyrederiz,” demek oldu. Aras’ın en sevdiği etkinliklerden biri birlikte bir şeyler izlemek (daha doğru bir ifadeyle bir şeyleri birlikte izlemek) olduğu için yaptığım bu teklifi hemen benimsedi. Kitabı kendine koyduğu hedeften daha kısa bir sürede okudu. Beğenmişti. Sonra bir gün ailece oturup izledik, Charlie’nin Çikolata Fabrikası'nı. Kitabı aldığımız sitedeki ‘bunu seven bunu da aldı’ şeklindeki yönlendirmeden de bahsettim ona. Bu şekilde yeni kitaplar seçebileceğimizi söyledim.  

Geçenlerde bir sabah kahvaltıda film üzerinde konuşuyoruz. Aras hikayenin kitaptaki gidişatının filmdekiyle aynı olmadığını fark etmiş. Kurmaca yapıtlarda bazen böyle şeylerin yapılabileceğini söylüyorum ona. Yönetmenin de eseri kendine göre bir yorumla sunabileceğini. “Orada anlatılanlar gerçek değil, değil mi?”, diye soruyor. Ben de bu tür şeylerin hem gerçeklerden hem de hayal gücünden beslenebileceğini anlatmaya çalışıyorum ve ikisinin çoğu zaman iç içe olduğunu söylüyorum. Mesela, filmde babanın yaptığı iş! “Öyle bir meslek -bir fabrikada diş macunlarına kapak takmak, yani- (artık) yok”, diyorum. Aras, “Ama lahana çorbası hala vardır,” diyor. “Tabii var,” diyorum ben de ve ekliyorum. “Çünkü yoksulluk da hala var.  Ve öyle kısa zamanda bitecek gibi de görünmüyor.”

Haklı değil miyim? Sene 2016, haberleri hepimiz izliyoruz, insanoğlu henüz çocuklarının karnını hakkıyla doyurmayı öğrenebilmiş değil. Açlık, iç savaşlar, göçler sürüyor. Öte yandan, içlerindeki okuma iştahını doyurmak için yerde, çamura bulanmış sayfaların üstündeki yazıları okumaya çalışan çocuklar, iyi ki onlar da hala varlar: Umut hanesi.

24 Haziran 2016 Cuma

İŞTE DENİZ MARİA!

Bu tip mütevazı blog yazılarıyla kimi edebiyat eserlerinin bilinirliğini bir parça da olsa arttırmak mümkünse eğer, bu eserlerin arasında Ferit Edgü’nün öyküleri mutlaka olmalı, diye düşünüyorum. Edebiyatımızda neredeyse kendi adıyla özdeşleşen çok kısa öykü türünün -bence- en yetkin örneklerini verdi, veriyor Ferit Edgü, nicedir sessiz sitemsiz yaşadığı köşesinde. Duyarlılığı, anlatım üslubu, hayata ve insana bakışıyla özel bir yazar o; Hakkari’de Bir Mevsim gibi Türk edebiyatının doruk romanlarından birine imza attı ve yazdığı nice hikâyede kullandığı yenilikçi tarzıyla pek çok genç yazarın önünü açtı. Yazar ve Yazman, İnsan Kokusu, Adlar gibi yukarda bahsettiğim çok kısa öykü türünün çok güzel örneklerini okuduk onun kaleminden. Ayrıca Hakkâri’de Bir Mevsim’in parçalı yapısının kısmen bu özel türle örüldüğünü söylemek de mümkün.


Bir edebi tür olarak Öykü’yü tanımlamak yeterince zorken bir de başımıza çok kısa öykü mü çıktı, demeyin. Anlatmaya çalışayım: Bir filmin veya bir romanın da hikayesi / öyküsü oluyor, bunu bir kenara koyalım (The story takes place in...)   Bunun yanında çok  uzun olmayan, sözcük kullanımı açısından daha ekonomik ama yoğun, etkili bir dille yazılmış metinlere İngilizce’de short story demişler kestirmeden, bu türü deneme ve romandan ayırmak için. Ama işte Öykü’nün de sınırları ve içeriği belli bir şablonla tarif edilmiyor. Birkaç sayfa olanlar var, Nobeli Edebiyat ödülü sahibi Alice Munro’nunkiler gibi 60 sayfayı bulanlar da. Bazen bu hacimde (60 -70 sayfa) bir anlatının kısa roman / novellla olarak da tanımlandığı görülüyor. Kuşkusuz, uzun veya kısa olmasını bir metnin niteliğini belirleyen şeyler arasında sayamayız ama bunun üretim aşamasında yazarın kafaya taktığı meselelerden biri olduğunu biliyoruz. Mesela Stephen King bir röportajında 22000- 25000 sözcük arasını “Yazarın Alacakaranlık Kuşağı” olarak tanımlıyordu: Öykü olmak için çok uzun, roman olmak için çok kısa!

Bir de bu yazının konusu olan çok kısa öykü var. Şimdiye dek çeşitli yayınlarda farklı isimlerle rastladım ona: Küçürek öykü, mikro öykü, minimal öykü, çok kısa öykü. Anlaşılan, şu bildiğimiz Öykü’den daha kısa, daha net ve daha yoğun bir yazı formu bu. Bazen kısacık, tek bir paragrafla, bazen birkaç konuşma çizgisi yardımıyla, kalıcı ve tok bir etki yaratan mikro metinler. Ne kadar sıkı örülürse etkisi o kadar büyük olan. Hele Ferit Edgü gibi ustaların kaleminden çıkmışsa.... Bu türe İngilizce’de short short story de denildiğini gördüm, biraz garip bir isimlendirme olduğunu kabul ediyorum. Bilinenin tekrarı: Hayatta bazı şeyleri tanımlamak ve isimlendirmek her zaman kolay olmuyor.

Tanımlamak kolay olmayabilir ama sağlam bir örnek bize neyin, ne olduğu konusunda net bir fikir verecektir. Ferit Edgü’nün Toplu Öyküleri’nde sevdiğim, defalarca okuduğum bir çok metin var doğrusu, henüz okumayanlara bu kitabı hararetle öneriyorum ve buraya –bence ismi bile başlı başına bir şiir olan- İşte Deniz Maria!’yı alıyorum:

                        ECCO IL MARE, MARİA!

Sabah çok erken, kahvaltımı etmeden inmiştim kıyıya.
İn-cin top oynuyordu.
Bir süre yüzdüm. Sonra, havlumu serdiğim şezlonglardan birine
uzanıp sabah güneşinin gelip bedenimi ısıtmasını beklemeye
koyuldum.
Bir ara, ilkin korkak ayak sesleri, sonra bir yabancı dilde konuşmalar
geldi kulağıma.
Uzandığım yerden doğrulup baktım.
Bir örnek siyah giysiler içinde, birbirinin eşi, iki yaşlı kadın gördüm.
Çok yaşlı ve çok kısa boylu ikiz kız kardeşler.
Biri, öbürüne,
-Ecco il mare, Maria! dedi.
Maria, sol eliyle eteğini hafifçe çekti, tam dizlerinin üstüne dek.
Sonra sağ eliyle, denize inen merdivene tutunup, sol ayağını
dalgasız sabah denizine soktu.
Elimden olmadan gülümsedim.
Beni fark edip rahatsız olmamaları için de, yanı başımda su içen
kuşları ürkütmekten sakınırcasına, usulcacık şezlonga uzandım.
Bu arada, onların aralarındaki  konuşmalara  ya da denize girip
çıkarken çıkardıkları seslere kulak kesilmiştim.
Ama hiçbir ses yoktu. Denizden en küçük çırpıntının sesi
gelmiyordu.
Meraklanmıştım. Gözlerimi açıp doğruldum. Çevreme bakındım.
Hiç kimseler yoktu. Bir-iki sabah martısı. Hepsi bu.
Ama havadaki o üç sözcük ve ayağını suya değdiren yaşlı, küçük
kadın imgesi orda, havada aslı duruyordu.
- Ecco il mare, Maria!




17 Mayıs 2016 Salı

KÖPEKLER İÇİN GECE MÜZİĞİ

Aslında benim pek niyetim yoktu. Ya da listedeydi de biraz öne alındı diyelim. Buna Semiha vesile oldu. Bir akşam yine yemek sonrası çayındayız, telefonunu yeni mi almıştı neydi, denemek için kalemini ekranda şöyle bir gezdirdi. Bir şey söyleyin de yazayım, dedi. Bir an bir sessizlik oldu, hadi söyleyin, ne yazayım? Tamam, dedim ben de, yaz bakalım: Köpekler İçin Gece Müziği... Hocam ya, dedi Ebru, nereden buluyorsunuz böyle şeyleri? Doğrusu kitabın adını daha çıktığı gün mimlemiştim. Çarpıcı ve değişikti, romanın içeriği ile ilgili hiç bir şey ima etmiyordu. Böyle kitapları severdiniz. Semiha, kaleminden çıkan mavi bir ışıkla ekrana yazıverdi kitabın ismini. Sonra işte silmemiş...

Aylar sonra, yok belki bir yıl geçti aradan, bir yerden kitap getirtecekti. Uygun bir yer buldum, varsa aklınızda kitaplar ekleyelim listeye, dedi, Benim aklımda o ara kitaplar var mıydı, vardı, birkaç roman söyledim Semiha’ya, bir de öykü kitabı. Bir gece tam listeyi yolladı bana, güzel kitaplar seçmişti, Günter Grass, Hakan Günday falan vardı ve Köpekler İçin Gece Müziği de oradaydı. Ertesi gün sordum, köpekler ne alaka dedim, bilmiyorum, dedi Semiha, bir öğrencim mi söyledi ne, telefonuma kaydetmişim, ne zamandan beri duruyor orada. Dedim ki, unutmuşsun sen, birlikte yazmıştık onu ekrana, hani bir akşam hatırlasana...

Geldiği gün ya da ertesi gün okudum Köpekler İçin Gece Müziği’ni. Çok net, tok sesli bir metin, her şey yerinde ve kararında. Kapalı, puslu bir dünyanın içine alıyor sizi Faruk Duman, huzursuz bir atmosferi var bu anlatının ve işte orman, bütünüyle bir orman, karanlık ve bazen yağmurla ıslanıyor, arada dişini de gösteren bir gerilim içinde. Avcıatmaca, ve karısı Kara Zühre, Timsah, Kahve... Bir nükleer savaş olmuş da koca dünyada bir kaç garip insan ve hayvan kalmış gibi, bir de yağmur... Romanı kat ederken okur kendini bir film platosu içinde hissedebilir, ben biraz öyle hissettim. Bu da herhalde yapıtın etkisini gösteren şeylerden biridir. Sonuçta, gerçek dünyadan bir parça uzaklaşmak bazen iyi herkese iyi gelir.

Neler çağrıştırdı bana bu roman? Herhalde önemli bir meseldir bu, bir sanat yapıtından bahsediyorsak. Doğanın veya ormanın da karakterlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Köpekler İçin Gece Müziği”ni okurken aklıma nedense sık sık Anlatı Ormanları İçinde Altı Gezinti geldi. Faruk Duman’ın romanı –sanırım teknik veya akademik olmaktan çok çağrışımla ilgili sebeplerle- bir zamanlar atlayarak okuduğum bu Umberto Eco denemelerine / derslerine yeniden dönmeye sevk etti beni. Yani bu orman anlatısının içinden geçerken Eco’nun anlatı ormanını hatırladım. Bu derslerde kurmaca metni bir ormana (ve de Borges’e atıfla, yolları çatallanan bir bahçeye) benzetir Umberto Eco ve tıpkı yolunu izini bilmediğimiz bir ormanın ortasında kaldığımızda olduğu gibi, bir metni okurken de karşımızda birçok olasılığın ve anlam değişkeninin belirdiğini söyler. Bundan sonrası biraz da okura kalmıştır, demeye getirir. Umberto Eco, bu derslerde metni ‘okurun da katılımını talep eden tembel bir araç’ olarak tanımlanır.

Eco şöyle der:
Örneğin benim örnek okurum Wolfang Iser’in Örtük Okuru’na çok benzemektedir. Bununla birlikte Iser için okur,

metnin çok sayıdaki potansiyel bağlantılarını açığa çıkaracak bir okurdur. Bu bağlantılar, metnin hammaddesini işleyen zihin tarafından yaratılır, ancak metnin kendisi değildirler-çünkü metin yalnızca cümlelerden, beyanlardan, bilgilerden, vb. oluşur... Bu etkileşimin metinde yeri yoktur, ancak okuma süreci aracılığıyla gelişir. Bu süreç, metinde biçim verilmemiş olan, ancak o metnin niyetini temsil eden bir şeye biçim verir.

Köpekler İçin Gece Müziği’ni Eco’nun dersleri ışığında yapılacak analizleri, yani işin teknik ve akademik kısmını akademisyenlere bırakmak en iyisi. Benim aklıma ayıca bir film sahnesi düşürdü bu roman. İzleyenler hatırlayacaklardır, Cold Mountain’da Jude Law’un fırtınadan korunmak için sığındığı yalnız dağ evinde mısır koçanlarının mı kozalakların mı ne üstünde uyumaya çalıştığı bir sahne vardır. Gene böyle koyu bir gecedir, tekinsizlik diz boyudur ve o evdeki kadının -kocası savaştan dönmemiştir- dünyadan kopuk, kucağında bebeğiyle yaşadığı yalnız hali vurucudur, korkutucudur.

Filmin, pardon, romanın başındaki araba ve denge meselesini işleyen satırlar da hoştu aslında, romanı bitirince tekrar okudum bu kısmı ve yazar ilerleyen sayfalarda konuya dönebilirmiş, bu fikrin üzerine biraz daha gidebilirmiş, diye düşündüm. Ama bu tabii ki tamamen yazarın, metni ortaya koyanın seçimidir; herhalde işin bir bölümü de Eco’nun dediği gibi okura kalmaktadır. Üstelik şu da var: İyi bir yazar, bazen yazmadıklarıyla da bize çok şey söyler.  

Okuduğunuz bu blog metninin (benim için bile biraz uzun süren) yazılma / tamamlanma sürecinde şunlar oldu: Umberto Eco aramızdan, Faruk Duman da timeline’dan ayrıldı. Yazar bu arada kişisel okuma serüvenini anlattığı yeni bir deneme kitabı yayımladı. Ve son olarak, Köpekler İçin Gece Müziği, Urla Belediyesince düzenlenen ve bu yıl roman dalında verilen Necati Cumalı Edebiyat Ödülünü aldı.









26 Nisan 2016 Salı

ARABALAR VE SEVDALAR

Bir dönem, sürekli arabamı değiştirmeyi düşünmem ama bunun için gerekli adımları bir türlü atmamam bölümde, arkadaşlar arasında bir eğlence konusu olmuştu. Ben o günlerde 99 model Renault Clio’mdan ziyadesiyle memnundum ama artık zamanı geldiği düşüncesiyle ara ara internete girip yeni modellere bakmayı da ihmal etmiyordum. Fakat bu web gezilerim çok uzun sürmüyordu, zira ekranın karşısında sevdiğim markaların beğendiğim özelliklerini inceler ve aklıma yatan modeller için zihinsel notlar alırken birden fiyat listesinde o modellerin karşısında yazan rakamları görüyordum ve o an bir ‘hayal tufanı’ içinde olduğumu anlıyordum! Otomotiv sektöründen soğumam ve sayfayı kapatıp oradan kedi videolarına falan geçmem iki saniye sürmüyordu.

Okulda bu konu açıldığında ve bana, arabayı ne zaman değiştirmeyi düşündüğüm sorulduğunda ben “Yakında yaparız herhalde bir şeyler” ya da “Önümüzdeki aralık ayında olabilir” falan gibi yuvarlak cevaplar vermeyi severdim. Haliyle ofisteki arkadaşlar bu dediklerimi pek ciddiye almaz “Tabi, tabii” diye gülerek takılırlardı. Duayen hocalarımızdan Mr. Nail bu konuda beni sarakaya almayı pek sevdiğinden, ”Ben çocuktum, Barış araba alacaktı, hala alacak” diyerek konuya kronolojik bir boyut ekler ve bu şaka oradaki herkesi içtenlikle gülümsetirdi. Teneffüs bittiği için odadan hep birlikte çıkarken genç arkadaşlar omzuma dokunur “Hadi inşallah, Hocam,” derlerdi, “Bu yıl bir adım atarsınız artık!” Mr. Nail’in bu iyiniyetli –çivi olmasa da- iğneleri beni de güldürür, bir yandan işaret ettiği gerçeğe hak vermekle birlikte meselenin hafifçe abartılarak bölüm içi bir şaka konusuna dönüşmesini memnuniyetle karşılar ve ben de herkesle birlikte bu durumdan hoş bir eğlence çıkarırdım.



Arabamızın giderek bir antikaya dönüşmesi durumu evde de konuşulan bir konuydu. Ancak ruhsatını bile hala üzerime almadığım arabamla ilgili eleştirileri üzerime almam söz konusu bile değildi! Aras’ın da bu tip konulara aklı yatmaya başladığı zamanlarda onu tenis kursuna yazdırmıştık. Bu yaştaki çocuklar neyin yeni, neyin eski olduğu konusunda daha bir hassastırlar ve böyle şeylere özel bir dikkat gösterirler. Tenise de Clio’muzla gidip geliyorduk. Arka kapılardan biri ne zamandır açılmıyordu, arabanın tavanındaki boyanın bir bölümü dökülmüştü, ayrıca içerde, ön paneldeki klima kapaklarından biri kırılmıştı ve orada, ucu arabanın içine, motora doğru giden bir mağara girişini andıran siyah bir boşluk oluşmuştu. Hatırlayınca hala güldüğüm bir görüşe göre bu boşluk o kadar büyük ve öyle uygundu ki istense burada bir civciv bile yetiştirilebilirdi!

Bir süre sonra tenis grubuna yeni katılımlar oldu ve gelenlerin arasında bir de şirin, minik bir kız çocuğu vardı. Bu kız anaokulunda Aras’la aynı sınıftaydı ve Aras, şimdi iyi yazarların asla başvurmadığı otosansür kurumunu işleterek adına Ayşe demeyi uygun gördüğüm bu tatlı kıza o yaşlarda hissedilen (ya da hissedildiğini düşündüğümüz) ve bazen aile içinde şakalaşma konusu olan kimi romantik hisler besliyordu. Annesiyle bir gün tenisten döndüklerinde bana heyecanla “Baba, bugün kim geldi tenise, biliyor musun?” diye sordu. Ben onun ima ettiği kişinin kim olduğunu derhal anlamakla birlikte hanımefendinin ismini bir an hatırlayamadım. Çünkü bahsettiğim bu romantik hisler bu yaşlarda pek oynaktır, nadiren tek bir kişiye yönelirler ve kalıcılıkları da bir o kadar şüphelidir. Yetişkin bir insanda tanık olduğumuzda bizde gayet nahoş izlenimler bırakacak olan bu romantik gevşeklik, bu havai uçuculuk, bu tenis topu gibi gidip gelmeler, çocuklarda hiç rahatsız etmez bizi- onların bizim hayatımıza kattığı neşeli diyaloglar için bir başka malzeme oluşturur sadece.

Belli ki Aras, Ayşe’nin gelişinden etkilenmişti ve muhtemelen çocuk kalbinde bunu bir işaret gibi görüyordu. Öyle ya, anaokulundaki aşkının bir buçuk yıl sonra alakasız bir yerde, baseline çizgisinin hemen önünde karşısına çıkması kaderin bir cilvesi değildi de neydi?

Fakat bir sorun vardı. Ayşe’nin anne babası da her hafta korta geliyorlar ve  ileri bir grupta olan büyük kızlarıyla birlikte henüz raketi taşımakta bile güçlük çeken küçük Ayşe’lerini yukarıdaki kafeteryada çay içerek izliyorlardı. Aras ise benim bilmediğim bir sebeple bu ikisinin kendisinden hoşlanmadıklarını düşünüyor, onların da orada olmasından garip bir huzursuzluk duyuyordu. Bir keresinde arabayla eve dönerken bana Ayşe’nin anne babasının kendisini sevmediklerini söyledi, sebebini de “Ben şimdi Ayşe’yi seviyorum ya, onlar da işte bu yüzden benden hoşlanmıyorlar” diye açıkladı.  Görünen oydu ki Aras, bir anne babanın kızlarına aşık olan çocuğa otomatikman garez beslemeye başladıklarını düşünüyordu. Ben de onun anlayacağı bir dille, gerçekte durumun tam tersi olduğunu, yani bir erkeğin bir kadını sevmesinin, erkeği, o kadını mutlu etmek için daha çok şey yapmaya sevk edeceğini, böylece tamamen içten gelen saf bir dürtüyle onu her daim el üstünde tutacağını, bu durumun da o kızın anne babasını ayrıca mutlu edeceğini anlattım; ek olarak, oğluma, büyüdüğü zaman tüm bunları kendisinin de bizzat yaşayarak öğrenmesini umduğumu söyledim.

Birkaç hafta sonra Ayşe’nin anne babasıyla tanıştık, ben tanıştım daha doğrusu ve çok yakınlaşmasak da selam alıp vermeye başladık. Bir gün arabaya binip eve dönerken “Sen öyle düşünüyorsun ama bak biz Ayşe’nin annesiyle selamlaştık az önce” dedim, ortada nahoş bir durum olmadığını anlatmak için. “Nasıl yani?” dedi Aras şaşkınlıkla. “Selamlaştık işte,  Ayşe’nin annesi gülümsedi bana,” dedim yine.” Aras pek ikna olmadı bu dediğime ve “O, bizim arabaya gülmüştür baba!” dedi.









                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...