15 Temmuz 2014 Salı

ARAS'LA Bİ'YERLERDE


AVM’de:  Bir teknoloji mağazasının ışıltılı vitrininin önünde çömelmiş kocaman ama kağıt inceliğindeki ekranda oynayan çizgi filmi izliyorum. Bu çizgi filmde kendini bilmez bazı ejderhalar yeryüzünde masum masum yaşayıp giden mantar tipli bir topluluğa saldırıyorlar, onlara uçan tekme falan atmaya kalkışıyorlar. Heyecan dorukta yani. Doğrusu, kırk yaşına yaklaşan bir adamın böyle vitrinin karşısına çöküp uçan ejderhaları izlemesi garip bir durum … olurdu, eğer iki üç metre ötede yürümeyi daha bir kaç gün önce öğrenmiş bir oğlan çocuğu bir aşağı bir yukarı yürüyüp durmasaydı. Yıllar önce Aras’ın hız kavramını kendi deneyimiyle ucundan keşfettiği bir AVM günü bu. Çocuk sahibi olmak insana tersten bir özgürlük de sağlıyor. Orada durup çizgi filme dalmış olmamı kimse yadırgamıyor.

Ormanpark’ta: Buraya nedense hep sonbaharın yeni başladığı ya da henüz bitmediği soğuk, gri günlerde geliyoruz. Biraz salıncak ve kumda oynama faslından sonra asıl törene geçiliyor: Aras’la oturup tavla atıyoruz. Bizim burada oynadığımız tavla, gelen zardaki sayıya göre kendi taşlarını toplamaktan ibaret. Arada bir şeyler de içiyoruz. Aras’ın buradaki tercihi mutlaka oralet oluyor. Böyle ritüelleri var oğlumun. Ormanpark’ta oralet, Trafikpark’ta kakaolu süt içiyor (ben her yerde çay içiyorum). Bir gün azıcık güneş de varken Ormanpark’tan eve kadar yürüyoruz.
Sanayide: Arabamı yatıya bırakmışım. Dolmuşla gidiyoruz. ‘Sıkı tutun!’ diyorum dolmuşta, 'aniden fren yaparsa düşmeyesin.' İnene kadar ‘Aniden… Aniden’ deyip duruyor. Bu sözcüğü ilk kez duyuyor olmalı. Ender Usta’nın dükkânında bambaşka bir dünya buluyor. Havada duran arabalar, bir ayağını kaldırmış kamyonetler, elleri kara yüzleri kara işçi çocuklar… Arabamızı alıp dönüyoruz. Dönüşte etrafı incelemeye daha çok fırsat buluyor: Baba, neden her yere bayrak asmışlar? diye soruyor. ‘Dün bayramdı ya, ondan. 30 Ağustos’tu’, diye yanıtlıyorum onu. ‘İşte daha kaldırmamışlar bayrakları da’. Aras’ın kafası karışıyor. ‘Bayram mı? Nasıl Bayram? Kimse bana harçlık vermedi!'

Gene (mi) AVM’de: Tabletlere bakıyoruz. Onu kucağıma alıyorum, helezon aynalardan kendi görüntümüze bakıp gülüyoruz. Aras o günlerde ısrarla bir tablet bilgisayar istiyor. Ben ‘diren’iyorum tabii, ve genelde yaptığım gibi, fiyatlara bakıp bakıp geri çekiliyorum. Çıkarken aklıma bir şey geliyor: Buranın internet bağlantısı vardır mutlaka. Geri dönüp ‘Elmanın İçi’ne giriyorum. Sonra onun fotoğrafının da olduğu yazılardan birini buluyorum. Onu kucağıma alıyorum ve o an Aras kendi resmini bilgisayarda görüyor. Vay be! Bir mağazanın içinde ve de başka bir bilgisayarda ha! ‘Nasıl yaptın? diyor bana hayretle. Diyorum ki ‘Ben büyücüyüm, yaparım böyle şeyler…’

Turda: Rehberimiz elinde kendisini güneşten koruyan şemsiyesiyle ilerliyor, biz de bizi azat edeceği dakikaya kadar onun peşinden koşturuyoruz. Aras grubun en küçük üyesi ve tüm gücüyle bize ayak uydurmaya çalışıyor. Çok yorulduğunda veya azıcık arkada kalır gibi olduğumuzda onu kucaklıyorum. İki ayağını sırtımda birleştirdiği ve ağırlığını omzuma verdiği zaman taşıması daha kolay oluyor. Bir süre böylece yürüyoruz. Sesi kulağımın arkasında ‘Bu şekilde ikimizin de istediği oluyor’ diyor bana. 'Nasıl yani?' diyecek oluyorum, merakla. Cevap veriyor: ‘İşte ben yürümüyorum, böyle dinleniyorum; sen de bana sarılmış oluyorsun.’

3 Temmuz 2014 Perşembe

ANLAMAK DEĞİL TAT ALMAK


“Dediklerim anlaşılıyor mu, bundan bile emin değilim” diyor Nihal, Aydın’a, o şiirsel sahnede şömineden gelen ışık birinin yüzüne diğerinin sırtına vururken. Kış Uykusu ile ilgili bir dolu yorum okudum, filmi seven çok, fakat bazı karakterlerin bazı davranışlarına anlam veremeyenler olduğunu da gördüm. Buradan hareketle filmin eksikliklerine dikkat çekiyorlar. Bu haklı bir eleştiri olabilir tabii, ama söyleyin,  ‘anlaşılmak’ ne zaman kolay olmuştur ki? Bir insanı anlamak zaten zordur; bir film karakteri, dipsiz kuyu.  Sonuçta herkesin, her daim, kendine göre bir sebebi oluyor! Burada asıl iş, izlediğin şeyden tat almak, keyif almak olmalı. Görüntüyle müziğin uyumlu akışı, sahici ve (d)olgun diyaloglar, sizi saran bir atmosfer. Sinemayı sinema yapan şeyler işte. Türkçe’de “uyku tatlı geldi” diye bir laf vardır hani; bu kışın bu uykusundan da sinema sanatı açısından  alacağımız çok tat olduğunu düşünüyorum:

Işık ve Aktörlük

Bir oyunculuk gösterisi bu, sarı ışığın altında derin mevzular, sevgisizlikle dolu bakışlar, beklemek ve iğnelemek, el öpmek ve devam etmek,  açılan kapıyla birlikte yarı karanlık odayı boydan boy kateden gün ışığı. Bir sinema salonunda olmanın  keyfi: Gecedir, karanlıkta tekinsiz bir eve yaklaşıyorsunuz, içerde ışık yanıyor, kafanız karışık ve tedirginsiniz ve çok uzaklardan köpek havlamaları duyuluyor.

“Benim İlyas..?  Taş atıp camı kırdı..?”

Televizyon dizileri oyunculara gerçek potansiyellerini gösterme fırsatı vermiyor, biliyoruz. Mesela Nejat İşler. Onu son oynadığı dizideki rolünde, limandaki teknesinin önünde kendisine koşarak gelen köpeği eğilip okşarken hatırlıyorum hep; dizi boyunca benzeri (mecburen) defalarca çekilen bir sahne. Durum genelde tüm oyuncular için aynı aslında: Ekrandaki Nejat İşler, kendisine verilen rolü oynayan Nejat İşler’dir, daha fazlası değil (bir defasına dizileri reklam aralarını doldurmak için yapılan işler olarak gördüğünü söylemişti). Oysa burada, Kış Uykusu’nda yani, hapisten yeni çıkmış bıçkın İsmail’le tanışıyoruz. Diyaloglar hazırlanmış ve yerinde; bakışlar ve ses tonu, tarihin gerçek bir anında var olan ve belki de hala orada yaşayan gerçek bir kişiliğin öfkesini yansıtıyor.

Bu anlamda -bence- Melisa Sözen’in ve Serhat Kılıç’ın çarpıcı performansları filme büyük katkı sağlıyor. Bir yönetmenin -bu yönetmenin- ayırt edici özelliği bu belki de, oyuncu yönetimi: O zamanlar Ercan Kesal’i tanımıyordum, Bir Zamanlar Anadolu’da filminde  onu muhtar rolünde izlerken bu adam da kim, bizim oradan, Pamukova’dan falan mı buldular acaba, diye düşünmüştüm. Burada da Sözen ve Kılıç rollerinin hakkını veriyorlar, oynadıkları sahneler defalarca izlenebilir doğrusu, ve oturdukları yerde bile Nuri Bilge Ceylan’ın film boyunca çok iyi kullandığı ışık kadar göz alıcılar.

Aydın Sıkıntısı

Filmin baş kahramanı Aydın başladığı işi bitiremeyen, demeyeceğim, başlamayı düşündüğü işlere bile bir türlü başlamayan bir ‘garip’ yarı-aydın. Daha kendi ayaklarının üzerinde durmaktan aciz olmasına rağmen ( Hidayet nerde, Hidayet orda mı, Hidayete söyleriz), aklınca memleketi düzeltmeye çalışan, kibirli, etrafına mutsuzluk saçan bir ademoğlu. Ama onun “Hem sıkılmak ne demek bir kere!” deyişini sevdim.

“Ben çocukken kekemeydim Aydın Bey... O yüzden şimdi çok konuşursam...”

Kış Uykusu için NBC’nin en konuşkan filmi, deniyor. Ben de BZA’yı izledikten sonra, diğer filmlerine göre daha çok diyalog var, diye yazmıştım. Öyledir, Ceylan’ın filmlerini bugünden geriye doğru izleyen biri karakterlerin suskunlaştığını fark edecektir. Gerçi Kasaba’nın ikinci yarısında çok laf vardır, ama bu, yönetmenimizin erken döneminde kekeme olduğu, bu yüzden de az konuştuğu gerçeğini ortadan kaldırmaz! 

Filmin bence bir kusuru bize Nihal’i gece arabayla eve dönerken gösteren sahnenin çok kısa sürmesi! Karanlık, gözyaşları içinde bir kadın yüzü, karşıdan gelen araçların ışıklarının bu yüze yansıması ve yağmur ve piyanonun yükselip alçalan sesi. Filmin en çarpıcı sekansının arkasından geliyor bu sahne, onu ‘acayip iyi’ tamamlıyor. Daha uzun sürmeliydi, diye düşünüyorum, Nihal arabasını gecenin içine bir süre daha  sürmeliydi...

Bu uyku bana tatlı geldi

Hasılı, çok beğendim Kış Uykusu’nu,  bir gün ara verip iki kez izledim, Schubert’inmiş müzik -insan hep öğrenir-, durup durup dinliyorum, kafamın içinde çalıyor sürekli. Aydın ve Nihal hala oradalar sanki, Hidayet ortalıkta dolanıyor ve Garip Köyü karın altında öyle kimsesiz bekliyor (gerçi bu son dediğim hiç yanlış değil!).

Yazıyı bundan sonra da bu başarısını sürdürmesini dilediğim usta yönetmene, bir sahnede Nihal’in Suavi Bey’e söylediği cümleyle seslenerek bitirmek istiyorum,:
“O zaman size veda etmiyorum. Görüşmek üzere”  

18 Haziran 2014 Çarşamba

ÇETE


O zamanlar Exakta marka bir fotoğraf makinemiz vardı. Bir gün götürüp Altan Abi’ye gösterdim. Fotoğrafçılığa hevesli ve bu konularda oldukça bilgili olan Altan Abi makineye şöyle bir baktı, bir şeye benzetemediğinden olacak, elinde kısa bir süre evirdi, çevirdi ve sonra şöyle dedi: ‘Exakta, aman gelmesin sakata!’… Sonra o gün, o zamanın şartları için bile arkaik sayılabilecek makinemle mahalleyi dolaştım; lens demedim, piksel demedim, bir sürü fotoğraf çektim. (Bu terimler o zamanlar ya yoktular ya da uyuyordular!) O gün kadrajıma girenler arasında, içinde Altan Abi’nin oğlu Enes’in de bulunduğu işte bu çete de vardı.












Sizi onlarla tanıştırayım: Ortada, çetenin lideri gibi duran afacan, Enes. 7 yaşına kadar ‘Açuçungun’ adını verdiği hayali bir arkadaşı vardı Enes’in. Onu balkondan balkona gördüğümde “N’aber, Enes? Açuçungun n’apıyor?” diye sorardım. O da “İyi, uyuyor!” diye yanıtlardı beni. Sonra bir gün Enes’in bir kardeşi oldu ve Açuçungun gerçekten ‘görünmez’ oldu. Bize göre sağ tarafta çömelmiş olanın adı Bahri. Bizim oralarda Bahri’nin (ismini aldığı) dedesinin adı arkada görülen kuzine sobalarıyla özdeşlemişti. ‘Sobacı Bahri’yi’ ben hiç tanımadım ama bu isim Pamukova’da bir lokasyon tarifi, tarihi bir atıf olarak hala yaşamaktadır. Sonra giderek o dükkândaki sobalar da benim ‘marka’ fotoğraf makinem gibi (ve Açuçungun gibi) görünmez oldular, oluyorlar. Bahri de babası ve amcasının inşaat sektörüne geçmesiyle bu sobalardan iyice ‘soğumuş’ olmalı. Ayakta duran yaramaz ise, yakın arkadaşım Mehmet Kırcalı’nın yeğeni Yunus Emre. Fotoğrafta hafif mahçup, çetenin her şeye uyum sağlayan ‘kafa’ bir elemanı gibi çıkmış. Metin Hoca’nın bu fotoğrafı gördüğünde söylediği gibi ‘O da öyle iyi bir arkadaş işte…’

Aradan yıllar geçti. Şimdi daha karmaşık, dillerinden fazla da anlamadığım makinelerle, değişik yerlerde fotoğraflar çekiyorum, ama hala çektiğim en güzel fotoğrafın bu olduğunu düşünürüm. 
   



20 Mayıs 2014 Salı

HATIRALAR SARNICI



Nilay’la arada döndüğümüz konulardan biri, belli bir yaştan sonra zamanın artık daha da hızla geçtiği. “Otuz yaş eşik sanki” diyoruz, otuzdan sonra akışın hızlandığında hemfikiriz. Belki o dönemeci geçenlerden fark edenler olmuştur: ‘Hayat arabasına’ bir şeyler oluyor yirmilerin sonunda; sanki frenler boşalıyor, yokuş aşağı gidiyoruz ve gereksiz biçimde hızlıyız artık.

Mesela ben, bu ara sıklıkla öğrencilerime “Bu örneği daha önce vermiş miydim?” veya “Bu konuyu konuştuk mu biz?” diye sorarken buluyorum kendimi. Bir yıl önceye ait bir olay bana daha geçen hafta yaşanmış gibi geliyor çünkü.

Sonra, Mina Urgan'ın anı kitabında bu konuda yazdıklarını hatırlıyorum. Urgan, fren boşalmasını 40’ ta başlatıyor, bize “Bunlar daha iyi günleriniz”, der gibi:

Kırkına kadar yaşadığımız her olayın, bir yeri, bir önemi, bir anlamı vardır. Kırkından sonra tempo inanılmaz biçimde hızlanır. Bir bakarsınız daha dün olduğunu sandığınız bir şey on beş yıl önce geçmiştir. Bir bakarsınız kucağınıza aldığınız küçük çocuklar kocaman delikanlılar, kızlar oluvermiştir. Bir bakarsınız siz de altmış beş yaşına girivermişsiniz. İşte yaşlılık o sırada başlar.

Sait Faik’in Sarnıç adlı bir öyküsü vardır. Bu, aynı mahallede aynı liseyi bitiren, aynı çocukluk ve gençlik anılarıyla avunan insanların öyküsüdür. Hatırlamaya ve hatıralara dair bir öykü olan Sarnıç’ta, eski bir olay akla geldiğinde sorulan soru şudur:  Hani, hatırlar mısın? Bu soruya verilen cevap bilgece ve  hüzün doludur: Hatırlamaz olur muyum? Hatırlamaz olur muyum?

Öyküde ve belki hayatımızda da hatıralar, onlar hakkında konuştuğumuzda hatıra olmaktan -biraz- çıkarlar sanki. Anlatmak, yeniden yaşamaktır bir bakıma.  Anlatınca, ister sözle ister yazıyla olsun, geçmişimizle aramızda olan mesafe kısalır. Geçenlerde vefat eden Marquez’in otobiyografisine  “Anlatmak İçin Yaşamak” adını vermesi boşuna olmasa gerek! Usta yazar bu kitabının girişine “İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır” diye yazmıştır.

İyi hikayedir Sarnıç*. Anlatıcısı ‘zaman’ meselesini zamanla daha iyi anlar ya da belki sadece anladığını düşünür. Hikayenin sonunda geriye baktığında –çünkü bilirsiniz, iyi hikayelerin sonunda geriye mutlaka bakılır- kahramanımız, anılar ve o geride kalan tüm şeyler artık her nerede saklanıyorsa orayı bir ‘kurumuş hatıralar sarnıcına’ benzetir. Yaşını başını almıştır artık , olmuştur bir bakıma ve yalnızdır. Azıcık kulak kabarttığında bu sarnıca ‘bilinmez bir membadan akan şarıl şarıl sesleri’ duymaktadır. 

Oysa işin başında bu, böyle midir? Gençlik her zaman vaat dolu değil midir?

 Önümüzde hayat...Her gün başka bir uykuya yatıp başka bir rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu. Çoğumuz evlenmiştik. Birbirimizi liseden beri bırakmayan dört arkadaş hepimiz bir kız almıştık. Aynı mahallede oturuyorduk, aynı yolları tepiyor, evimize varıyor; aynı kadını her akşam daha fazla sevmeye çalışıyorduk. Aynı mezarlık karşımızda idi. Seneler  böyle geçtiği halde aynı sarışın, esmer, ayakları çıplak çocuklar hiç büyümeden aynı servi ağaçlarına tırmanmaya çalışıyorlar, aynı ölülerin taşları arkasında saklambaç oynuyorlardı. Birdenbire her şeyin bir saniyede duruverdiğini görmüştük.

Sarnıç’ı her okuduğunuzda biraz daha derinleşen o özel öykülerin arasına koydum, orada tutuyorum. Bir de bu öyküyü, bir büyük yazarın hikayesini kurarken yakın anlamlı sözcükleri aynı cümlede birbirine yaklaştırmada ve yakıştırmada gösterdiği ustalık açısından inceleyen akademik yazılar da yazılmış olmalı(ydı), diye düşünüyorum.  


*Sarnıç bugün, bilenler biliyor, oldukça dinamik bir dönem geçiren öykü dünyamızdaki dergilerinden birinin adı aynı zamanda. Ne iyi ki bugün Türkiye’de  öykü geleneğimizi yaşatan ve ileri taşımaya çalışan -doyurucu ve dolu- pek çok dergi çıkıyor. Dünya edebiyatından örneklerin de olduğu, yeni seslere yer veren, ilgilenen kişilerin akademik anlamda da beslenebileceği bu dergilerden birinin, adını Sait Faik’in bir öyküsünden almış olmasını anlamlı bir jest olarak görüyorum.





21 Nisan 2014 Pazartesi

ÖYKÜ YAKIŞMIŞ HİKAYEYE


Altı sözcükten oluşan bir öykü okudunuz mu hiç? Olur mu öyle şey demeyin, vardır, bir efsane belki ama hani en ünlüsü Hemingway’e atfedilir: Baby Shoes: For Sale, Never Worn. Edebiyat dünyasında bir yazma tarzı bu, bir yazı alıştırması olarak da görülebilir, kısa’ya, en kısa’ya ve tabii en yoğun’a  yoğunlaşır burada, yazan kişi. Sanki istenen, dil'in gerektiğinde ne kadar kullanışlı ve vurucu olabileceğini göstermektir.  

Ahmet Büke’nin son kitabı Yüklük’ün açılış öyküsü- ki adı, Bu Sene Her Şey İyi Olacak, tek başına pek çok çağrışım yaratıyor zihinde- ismiyle doğurduğu edebi lezzet beklentisini doğrusu misliyle karşılıyor ve birkaç küçük dokunuşla birkaç kırık hayatı gözlerimizin önüne sermede mahir bir dil kullanıyor. Bu Sene Her Şey İyi Olacak, öykü türünün o çok sevdiğimiz yönüne, az söyleyip çok anlatmasına sıkı bir örnek, ve evet, sanırım benim son zamanlarda okuduğum en güzel 'şey':
                     
                  Abimin adı Kadir.
                 Babam o zamanlar Libya'da dozerciymiş. Şehre inip telefonla yazdırmış 
     şirkete. Ankara'dan da anneme telgraf çekmişler:"Oğlan olursa Ateş..."
                  Benim adım Ateş
                                                                     ***
Bir belgesel programıydı, sanatla, sanatçılarla ilgili bir televizyon işi, şöyle bir şey duymuştum program biterken, ‘dış ses’ten: “Bazen bir şiir, yüzlerce sayfa süren bir roman kadar çok şey anlatabilir. Aşağı yukarı böyle bir şey diyordu ‘ses’ bize, yadırgamıştım: Zaten bu değil miydi bütün ‘olay’? Edebi türler zaten benzer etkileri hedeflemez miydi? Sanatçının bir konuyu -aşk, iletişimsizlik, arayış- ortaya nasıl koyacağı sadece bir ‘tür’ meselesiyken, yani sanatçıya özgü bir seçimken, nasıl oluyordu da biri diğeri kadar veya daha fazla, az olabiliyordu? Sanatı, hatıraları anlattığını söyleyen bir deftere böyle bir karşılaştırma nasıl giriyordu?

Diyeceğim, güzel anlatmış Ahmet Büke, Atlığ ailesini, hatta anlatmamış bile, öykü sanatını ‘konuşturmuş’ sadece, başka bir türe de uymaz mıydı, uyardı şüphesiz, ama şu bir gerçek: Öykü 'cuk' otıurmuş, gayet güzel yakışmış bu hikayeye. Övgüler, müellifine!

Ben, Vüs’at O Bener’li, John Fante’li öyküleri de sevdim kitapta ama sanırım şunu da ayrıca belirtmek gerekiyor:  

Çarpıyor ayrı adamı ‘Odalar Süngerli’, mesela, öyküler bazı kitaptaki.

3 Nisan 2014 Perşembe

YOLDAKİ İŞARETLER- Aras'la Kütüphanede

Okul çağına gelmiş tüm çocuklar gibi Aras da harflere ve sayılara meraklı. Yola bizden önce çıkanlar "Her şey tabelalarla başlıyor" demişlerdi; haklıymışlar, şimdi biz de arabayla seyir halindeyken veya trafikte durduğumuzda, Aras dükkan tabelalarını veya reklam panolarındaki yazıları okumaya çalışıyor ve heceleri ağzında olabildiğine yuvarlıyor (ssıağğ-tıağğ-lığğk*). Bizim, adına 'harf' dediğimiz işaretler, artık bu çocuk için yolda gördüğü tüm diğer nesnelerden -binalar, araçlar, ağaçlar - alabildiğine farklı. Onlar taşıdıkları veya temsil ettikleri anlamlarıyla önüne başka bir dünya açıyorlar. Doğrusu Aras, yoldaki bu işaretlerin- yeşil yanana kadar okuyabilirse eğer- çok azını anlamlandırabiliyor kafasında (taksit, medikal, emlak vs.) ama bu bir mazeret sayılamaz, öyle değil mi?

Geçenlerde elimdeki kitapları iade etmek için kütüphaneye giderken oğlumu da götürdüm yanımda. Kütüphanede ilgisini en çok kitap iadelerinde ve ödünç alımlarda kullanılan makine çekiyor. Burada bir oyun parkında bulunabilecek şeylere en yakın şey bu alet çünkü. Kitaplarımızın bandrollerini -üç yazı önce de bahsettiğim gibi- kırmızı ışığın altına tutarken makine djjıııt! diye bir ses çıkarıyor ve Aras buna bayılıyor. Sonra yeni bir 'arı dansı' için (deyim Enis Batur'a aittir) edebiyat kitaplarının olduğu raflara doğru yöneliyoruz. Burada ben kitaplara bakarken Aras'a da oyalanması için olmadık görevler veriyorum. Bulamayacağını bildiğim halde, 'Hadi şimdi sen şu rafta 8T3.42 falan numaralı kitabı bir ara bakalım,' diyorum. Ya da alt raflardan birinde Salah Birsel'in Kediler'ini görünce Aras'a diyorum ki 'Hay Allah, şimdi de ismi K harfi ile başlayan bir kitap lazım bana!'

Biraz sonra yorgun ve başarısız, gelip yanıma çömeliyor. Suratı asık. 'Ne oldu?' diyorum. "Bulamadım hiçbirini baba" diye yakınıyor. "Okuma yazma bilseydim, bütün bunlar başıma gelmezdi!"

Kütüphanede işimiz bitiyor. Leyla Erbil'in 'Karanlığını Günü'nü ve bir önceki yazıma konu olan iki kitabı koltuğumuzun altına alıp makineye doğru ilerliyoruz.


*satılık
         

                    KİTAPLAR ÇEVRELER Bir Gazetecinin Edebiyat Adamı Olarak Portresi I. Metin Münir’in Zavallı Kalbimi Rahatlat adlı...